Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for the ‘Haberler ve politika’ Category

Dünyanın umursamadığı kıyım!

 
 
2001 yılının Mart ayında “Afganistan’daki Buda heykelleri yıkılıyor” diyerek ayağa kalkan dünya, aynı Budistlerin Tayland’da Müslümanlara karşı uyguladığı vahşete gıkını çıkarmıyor
 
Dünyanın umursamadığı kıyım!
TECAVÜZ VE KATLİAM!

Bir zamanlar Patani İslâm Krallığı’nın yönetimi altında barış ve huzur içinde hayatlarını sürdüren Patanili Müslümanlar, toprakları Budist Tayland Ordusu tarafından işgal edildikten sonra acı dolu günler yaşamaya başladılar. 5 milyon Müslümanın yaşadığı Patani’de toplama kamplarında tutulan yüzlerce genç kıza askerler tarafından tecavüz ediliyor, âlimler katlediliyor, camiler ateşe veriliyor, gözaltına alınan insanlardan bir daha haber alınamıyor.

DÜNYA UMURSAMIYOR!

Patani’deki toplama kamplarında 30 bini aşkın insan bulunurken, başta Müslüman halklar, Birleşmiş Milletler ve İslâm Konferansı Örgütü olmak üzere dünya Patani’de yaşananlar karşısında sessiz kalmaya devam ediyor. Tayland hükümeti, yakınları katledilen Patanili Müslümanların gösteri yapmalarına izin vermiyor. Patanililer tarafından düzenlenen gösteriler, son derece sert bir şekilde bastırılıyor.

Bir zamanlar Patani İslâm Krallığı’nın yönetimi altında barış ve huzur içinde hayatlarını sürdüren Patanili Müslümanlar, toprakları Budist Tayland Ordusu tarafından işgal edildikten sonra acı dolu günler yaşamaya başladılar. 5 milyon Müslümanın yaşadığı Patani’de toplama kamplarında tutulan yüzlerce genç kıza askerler tarafından tecavüz ediliyor, alimler katlediliyor, camiler ateşe veriliyor, gözaltına alınan insanlardan bir daha haber alınamıyor. Patani’deki toplama kamplarında 30 bini aşkın insan bulunurken, başta Müslüman Halklar, Birleşmiş Milletler Örgütü ve İslâm Konferansı Örgütü olmak üzere dünya Patani’de yaşananlar karşısında sessiz kalmaya devam ediyor.

Tayland askerleri, Patanililere yönelik gerçekleştirdikleri saldırılarda özellikle alimleri ve cami imamlarını hedef seçiyorlar. 2004 yılından beri Tayland Yönetimi tarafından sıkıyönetim uygulanan Patani’de son 5 yılda 3500’den fazla Patanili, Budist askerler tarafından katledildi. Müslümanlara yönelik gerçekleştirilen katliam ve işkencelerde sınır tanımayan Tayland yönetiminin dünyadaki en iyi müttefiği Amerika ve İsrail. İsrail’de belli bir süre eğitim gören Tayland askerleri daha sonra görev yeri olarak Patani’ye gönderiliyorlar. Tayland hükümeti yer altı kaynakları bakımından son derece zengin olan Patani’yi tamamen Budistleştirmek istiyor. Patanililerden topraklarını terk etmelerini isteyen Tayland yönetimi, bölgeyi Budistleştirmek için şiddet ve katliamı bir araç olarak kullanıyor. Patani’de gerçekleşen ölüm vakaları nedeniyle şikâyette bulunulacak herhangi bir merci yok. Yakınları katledilen Patanililer, Tayland hükümetine şikâyette bulunduklarında çoğu zaman tehdit edilip gözaltına alınıyorlar. Tayland hükümeti, Patanili Müslümanların gösteri yapmalarına da izin vermiyor. Patanililer tarafından düzenlenen gösteriler son derece sert bir şekilde bastırılıyor

FATİH VE FETİH

   Muzaffer Taşyürek
  
   Onüç yaşında ilk taht tecrübesi edinmiş, onaltı yaşında II. Kosova zaferinde mücahid bir şehzade ve cephe komutanı. Ondokuz yaşında genç bir padişah. Yirmibir yaşında “Fatih” ünvanını kazanmış, tarihçilerin “Sultanül Guzâti vel Mücahidin” (Gazilerin ve Mücahidlerin Sultanı) ve “Hakanül Berreyn ve’l Bayreyn” (Karaların ve Denizlerin Hakanı) diye andığı II. Mehmed, matematik, felsefe ve mühendislikte alim. Balistik, mekanik ve dinamik dallarında kaşif. Devlet yönetiminde “Kanunname” sahibi. Edebiyatta “Avnî” müstear ismiyle şair… Arapça, Farsça, Yunanca, Latince, Sırpça, İtalyanca, İbranice dilleri ile Uygur-Çağatay lehçelerini bilen, mütefekkir, devlet adamı ve kumandan. Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarıydı.
   30 Mart 1432’de Edirne’de dünyaya geldi. Daha çocukluğundan itibaren emin ellerde talim ve terbiyesine itina gösterilerek yetiştirildi. Hocaları arasında devrin meşhur alimlerinden Molla Güranî, Akşemseddin, Molla Hayreddin gibi isimlerin yanında, yabancılardan Ankonalı Griaco ve Giovanni Maria bulunuyordu.
   Devrin Mürşid-i Kamili Ak Şemseddin Hazretlerinin bir numaralı müridi, madde ve manada fatih olmaya aday. Tahta oturduğunda hemen yanıbaşında Çandarlızade Halil Paşa ile İshak, Sarıca, Zağanos, Şehabeddin Paşalar gibi engin devlet tecrübesine sahip gazi devlet erkanı bulunuyordu.
 
   Büyük dedesi Osman Gazi’nin kulağına söylenen “İstanbul’u aç, gülzar yap” sözleri ona da söylenmişti. Gözü, Doğu Roma’nın son kalıntısı ve başkenti “Konstantiniyye”de idi. Bu şehir çocukluğundan beri rüyalarına giriyordu. Kulaklarında yankılanan “Konstaniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden, ne güzel kumandan ve o asker ne güzel askerdir” hadis-i şerifinde geçen “güzel kumandan” muştusuna erişmek için yanıp tutuşuyordu. Peygamber övgüsüne mazhar olmaktan yüce daha ne olabilirdi? Bu sevda onda adeta aşka dönüşmüştü.
   Edirne’de toplanan ve İstanbul için tarihi kararın alındığı meşveret meclisinde yaptığı tarihi konuşma bu aşkın bir tezahürüydü:
   “Elimizde bulunan bu devlet, ecdadımızın nice cihad ve emekleri ile kazanılmış ve bize miras kalmıştır. Bu uğurda pek çok yiğitler ebedî aleme göçtü; fakat onların kahramanlık hatıraları içimizde yaşamaktadır. … Şimdi bize düşen vazife, atalarımıza hayırlı halef olduğumuzu meydana koyarak ruhlarını şâd etmektir. Hepiniz biliyorsunuz ki, İstanbul memleketimizin ortasında eşsiz bir beldedir. Uzun müddet bizlerle savaşarak zayıflamış ve nüfusu boşalmıştır. Bizans hükümetinin bize verdiği zararları, çıkardığı zorlukları ve çevirdiği dolapları bilirsiniz. Dedem Bayezid’e karşı Fransız, Germen, Macar ve Ulah Krallarını kışkırtmadı mı? Askerlerini Tuna’dan gemilerle geçirip devletimizi yıkmak, bizi Rumeli’den ve hatta Anadolu’dan çıkarmak istemedi mi? Bereket versin, dedem onları, Allah’ın yardımı ile, Tuna’nın dalgalarına dökerek devletimizi kurtardı. Daha dün babam hakana karşı yaptığı hilelere hâlâ devam etmekte ve fırsat kollamaktadır. Bu şehir fethedilmedikçe Bizans’ın fesadı ve bize karşı çıkaracağı tehlikeler devam edecektir. Zira memleketimizi ortadan parçalayan bu şehir Rumlar elinde kaldıkça devletimizin güvenliği tehlikede olacaktır.”
 
   Fetih için hazırlıklar başladı. Bu hazırlık içinde çağı aşan çalışmalar vardı. Metalurji alanında o güne kadar görülmeyen imalat ile yeni toplar dökülmeye, roketler ve havan topları icad edilmeye başladı.
   Diğer taraftan 1452’de dedesi Yıldırım Bayezid Han’ın yaptırdığı Güzelce (Anadolu) Hisarı’nın karşısına, Boğazın Rumeli yakasında “Boğazkesen (Rumeli) Hisarının temellerini attı.
   Hisarın planı, “Muhammed” isminin karaya atılmış bir imzası şeklinde çizilmişti. Planları, mimar Muslihiddin tarafından çizilen bu kalenin inşaatına Padişah ve vezirler bizzat nezaret etmişti.
   Hisarın yapılmasından rahatsız olan Bizans İmparatoru Konstantin Dragazes, Sultan’a elçi göndererek, inşaattan vazgeçilmesini isteyince Sultan Mehmed’in cevabı şöyle oldu:
   “İmparatorunuz Macarlar’la birleşip de babamın Rumeli’ye geçmesini engelledikleri zaman ne kadar güç bir durumda kaldığımızı unuttunuz mu? Kadırgalarınız Boğaz’ı kapadı. Babam Sultan Murad, Cenevizliler’den yardım istemek mecburiyetinde bırakıldı. Ben o zamanlar henüz pek genç olarak Edirne’de idim. Müslümanlar da, o zamanlar dehşetten titriyorlardı. Siz, onların musibetlerine karşı hakaretlerde bulunuyordunuz. Babam, Rumeli yakasında bir hisar yapmaya, daha Varna Savaşı’nda and içmişti. O andı şimdi ben yerine getiriyorum. Kendi topraklarım üzerinde gönlümün istediği şeyi yapmama karşı gelmek için elinizde ne hak, ne de güç vardır. İki yaka da benimdir. Anadolu sahili benimdir, çünkü siz savunmasını bilmiyorsunuz. Gidiniz, efendinize söyleyiniz ki, şimdiki Osmanlı Padişahı kendinden öncekilere hiç benzemez. Şimdi benim iktidarımın eriştiği yerlere, İmparatorunuzun hayalleri bile yetişemez.”
 
   Kuşatma planı bizzat Sultan tarafından çizilip, uygulamaya konulmuştu. Şehrin haritasını eline alan Fatih, topların ve kuşatma araçlarının nerelere konulacağını, nerelerden lağım açılarak, yerin altından şehre hücum edileceğini, hendeklerin nerelerine merdiven dayanacağını, kara ve deniz birliklerinin yerlerini bizzat tespit edip, harekatı başlattı.
   Maddi hazırlıkları bu şekilde tamamladıktan sonra, sıra manâ Sultanı Mürşidi’nin kapısını çalmaya geldi. Bizansı tir tir titreten Sultan Mehmed, Akşemseddin’in huzurunda edep tutuyordu. Ak Şemseddin Hazretleri, Kâmil bir insandı. Müridini, Padişah olmasına bakmadan terbiye sisteminde bir gevşeme, bir iltimas, bir hatır-gönüle yer vermeyecek kıvamda yetiştirmişti. Mürid de o mürid idi ki, hükümdar olması, mürşidin varlığında tecelli eden Rabbanî işaretleri fani bir kul olarak kabullenmesine engel değildi. Tarihe “çadır gecesi” olarak geçen o vuslat gecesinde Ak Şemseddin, müridini olması gereken makamlara ulaştırmış, gönlünü aşk iksiriyle yıkamış, kalbini ateşlemiş ve “Cihada var!. Ben de seninle bileyim…” diyerek gazâ meydanına salmıştı.
   Medine’nin İstanbul’daki misafiri Hz. Peygamber (A.S.)’ın ev sahibi Eyyüb el-Ensari’nin (R.A.) kabri şerifinin yeri tespit edilerek, Konstantiniyye’nin İstanbul olması için son hazırlık da tamamlanmıştı.
   53 gün süren kuşatma, 28 Mayıs 1453’te fetihle neticelendi.
   29 Mayıs günü Topkapı’dan merasimle şehre giren 21 yaşındaki Fatih’in yüzünde “ne güzel kumandan” övgüsüne mazhar olmanın mutluluğu vardı. Ayasofya’ya yönelen Sultan Mehmed, bu büyük mabede doluşmuş ve akibetlerini bekleyen ahaliye ve patrike:
   “Ayağa kalk, ben Sultan Mehmed; sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık hayatınız ve hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayın” dedi. Sonra ordusunun kumandanlarına dönerek askerin halka hiç bir fenalık yapmamalarını emretmelerini ve herhangi birisi bu emre itaat etmezse ölümle cezalandırılacağını bildirdi.
 
   Bu esnada Akşemseddin Hazretleri askere doğru dönerek: “Ey gaziler bilin ki cümleniz hakkında ahir zaman peygamberi, ol serveri kainat ‘Ne güzel askerdir onlar’ buyurmuştur. İnşaallah cümlemiz mağfuruz. Fakat gazâ malını israf etmeyip, İstanbul içinde hayır ve hasenata sarf ve padişahınıza itaat ve muhabbet ediniz.” dedi. Sonra da padişahın başına iki çatal ablak sorgucu takmış ve “Padişahım, bütün Âl-i Osman’ın âb-ı rûyu oldun. Hemen mücahid-i fi sebilillah ol!” diyerek gülbank-ı Muhammedî çekmiştir.
   İki çatal sorguç ile Şark ve Garb’a, aynı zamanda madde ve manaya işaret etmiş olduğu anlaşılan mürşidin, her fırsatta teyid ettiği “fi sebilillah mücahid” olmak fikrini böyle bir zevk ve sürur anında bile tekrar etmesi, prensiplerinin asli kıymetlerle ne derece aynîleşmiş olduğunu gösteriyordu.
   Fatih, şehrin binalarının kendisine ait olduğunu ilan ettirerek, tahribatın önüne geçti. Verdiği bir emirle Ayasofya’ya minber ve mahfil yapılarak Cuma namazına yetiştirilmesini istedi. Ayasofya’da ilk cuma namazı 1 Haziran 1453’te kılındı. Mücahid gaziler büyük bir manevi coşku ile fethin sembolu Ayasofya’yı doldurmuşlardı. Akşemseddin Hazretleri, Sultan Mehmed’in koltuğuna girip, hürmetle minbere çıkardı. Fatih, elinde seyf-i Muhammedî ile yüksek ve heybetli bir sesle “Elhamdülillah, Elhamdülillah” diye hutbe iradına başladığında, Ayasofya’yı dolduran mücahid gazilerde acayip haller zuhur edip, neşe, zevk ve cezbe içinde gözlerden yaşlar dökülmeye başladı.
   Hutbeden sonra minberden inen Fatih, Akşemseddin Hazretlerini imamete geçirerek, İstanbul’un manevi fatihi arkasında İslam mücahidleriyle birlikte saf tuttu.
   İstanbul’un fethi, başlangıçta Avrupa’da büyük bir korku uyandırdı. Osmanlılar’ın bütün Avrupa’yı istila edeceğinden korkan Hıristiyan aleminde siyasetten sanata; günlük yaşantıdan toplum hayatına kadar, cemiyetin ve ferdin sorgulaması yapıldı. Rönesans ve Reform hareketleri ile Avrupa’nın siyasi ve kültürel coğrafyasında büyük değişiklikler görüldü. Bu sebeple İstanbul’un fethi, batılılar nazarında bir çağın kapanıp, yeni bir çağın başlangıcı sayılır.
 
   Papalık yeni haçlı seferleri peşine düştü. Fatih Avrupa haçlı birliği bozmak için Ortodoksların ruhani liderini Patrik’e yeni bir statü tanıyarak, İstanbul’u bir dünya başkenti haline getirmek için yeni stratejiler geliştirdi. Pây-i taht, Edirne’den İstanbul’a taşındı. Fatih, harab olmuş, ahalisi boşalmış şehri “İslambol” yapmak için yeni imar ve iskan politikaları uyguladı. Bir taraftan Rumeli ve Anadolu’dan beş bin ailenin İstanbul’a naklini sağlarken, diğer taraftan fetih sonrası şehirden kaçan Rum ve Yahudileri geri çağırarak onlara ekonomik haklar verdi.
   İstanbul’a, kendi adıyla anılan Fatih Camii ve Semaniye medreselerini kurdurarak, devrin alim ve fazıl kişileriyle ilim ve irfan meclisleri oluşturdu. İlmi tartışmalar başlatarak kendisi de “ulema sarığı” ile bu toplantılara katıldı.
   İslami bilgilerin yanı sıra, Hıristiyan kültürünü de öğrenmek isteyen Fatih, Patrik’ten bu konuda bir risale isteyince onun bu davranışı, Avrupa’da şaşkınlık ve hayranlıkla karşılandı. Papa, Fatih’e bir mektup yazarak “Hıristiyan olursanız, bütün Hıristiyan dünyası ve İtalya senin malındır” deme gafletine düştü. Fatih bu küstah mektuba cevap yerine, Gedik Ahmed Paşa’yı İtalya’nın fethine memur ederek, kendisi de gizlice İtalya seferine hazırlandı. Ama ömrü vefa etmedi.
   Fatih’in 30 yıl süren hükümdarlığı 3 Mayıs 1481’de sona erdiğinde İslam dünyasında büyük bir elem ve acı, Hıristiyan aleminde bayram vardı. Avrupa kiliseleri çanlarını şükür ayinleri için çalarak La Grande Aguila e Morta! (Büyük Kartal öldü) diye bayram ettiler.
   Hıristiyan tarihçisi Trabzonlu Georgios’un onun hakkındaki hükmü şöyleydi:
   “II. Mehmed, şüphesiz Kirus’tan, Büyük İskender’den ve Sezar’dan büyüktür. Hatta bir kelimeyle söylemek lazım gelirse, gelmiş geçmiş bütün hükümdarların üstündedir.”

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

MODERN HAYAT MODERN BUNALIM

Kemal Süleymanoğlu
  
   Modern hayat, insanoğluna büyük kolaylıklar sağlamış bulunuyor. Ne var ki, bu kolaylığın insan ruhunda ne kadar rahatlama sağladığı fazlasıyla tartışmaya açık. Hatta denilebilir ki, modern hayat insan ruhunu sıktıkça sıkmış, bunalımlara, huzursuzluklara sürüklenmesine sebep olmuştur. Halbuki, birçok zaman alıcı ve yorucu işten kurtulan insanın, ruhuna, gönlüne karşı daha itinalı davranması beklenirdi.
  
   İhtiyaçlarımızın karşılanmasını sağlayan araçların alabildiğine geliştiği ve yaygınlaştığı bir hayat yaşıyoruz. Eski zamanlarda günlerce sürebilecek ve büyük zahmetlerle yapılabilecek işleri, çok kısa bir zamanda ve kolayca yapıyoruz artık. Dünyanın diğer ucundaki bir işimizi, birkaç dakikalık telefon görüşmesiyle bitiriyor, yazışmalarımızı bilgisayarlara, saatlerimizi alabilecek ev işlerini makinelere kısa zamanda yaptırıyoruz. Ve daha nice kolaylık… İşte bütün bu kolaylıkların yaşandığı, içinde bulunduğumuz hayata “modern hayat” diyoruz.
  
Öteleri Unutturan Hayat


   Modern hayatı şekillendiren ve teknik gelişmeleri yönlendiren insanlık, maddeye şekil verip hükmederken, ruhun ihtiyaçlarını yazık ki ihmal etti. Hatta ruhu maddenin kölesi olmaktan alıkoyamadı. Kendinin de, şekil verdiği maddenin de sahibi olan yaratıcıyı görmezden geldi. Elde edilen tüm teknik gelişmelerin Allah’ın yardımıyla ve O’nun bahşettiği imkanlarla gerçekleştiğini göreceğine, tamamen kendi gayretlerinin ürünü olduğuna inandı. Dünya hayatında nasıl bir değişim ve gelişme olursa olsun, insanın, yaratıcısı tarafından devamlı bir imtihana tabi tutulduğunu unuttu.
   Modern hayatın nimetlerinden faydalanırken, dünya-ahiret dengesini sağlamada, olması gereken başarı gösterilebilmiş değil. Bunun, insanoğlunun tabiatının bir yönünden kaynaklandığını söylemek mümkün. Şöyle ki:
   Allahu Tealâ, insanı zayıf yarattığını, (Nisa/28) insanın acelecilik, nankörlük, cimrilik ve isyankarlık gibi yönlerinin bulunduğunu bildiriyor. (İsra/11, 100; İbrahim/34; Kehf/54) Ayrıca insanın, karşı cinse, çocuklara, altına, paraya, dünya malına karşı arzulu olduğunu; ancak bunların geçici, kalıcı olanın ise Allah katındaki nimetler olduğunu bildiriyor. (Al-i İmran, 14-15)
   Allahu Tealâ, Nimetler içinde yaşayan insanoğlunun onları vereni unutmaya meyilli olduğunu şöyle ifade buyuruyor: “İnsana bir zarar geldiği zaman, (o zararın giderilmesi için) bize dua eder. Fakat biz sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara, yapmakta oldukları (kötü, çirkin) şeyler güzel gösterildi.” (Yunus/12)
   Diğer bir ayette ise, karada olsun, denizde olsun, insanoğlu çaresiz kaldığında, içinden Allah’a yalvardığı, o darlıktan kurtardığı takdirde Allah’a şükreden kullardan olacağına söz verdiği ve dua ettiği anlatılır. Fakat o sıkıntıdan kurtulduğunda sözünde durmadığı ve Allah’a isyan ettiği ifade edilir: “De ki: Bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O’na ortak koşarsınız.” (En’am/63-64)
   İnsanoğlunun yukarıda bahsi geçen olumsuz yönlerine karşılık, önüne hidayet yolunun da konulduğunu ve artık şükredenlerden ya da nankörlük edenlerden olup olmama tercihinin    kendisine bırakıldığını yüce kelamında Allahu Tealâ açıkça bildiriyor. (İnsan/3) Hidayet yolunu tercih eden insanların kalplerinde Allah’a ve     O’nun emirlerine karşı derin bir hassasiyetin (takvanın) bulunduğu (Bakara/2), bu hassasiyeti elde edenlere ise Allah tarafından destek olunacağı (Bakara/282), yerden ve gökten onlara bereket kapılarının açılacağı (Araf/96) net bir şekilde ifade ediliyor.
  
Dindarlık Çok mu Zor?

   Allahu Tealâ, elde rahatça yaşanabilecek imkanlar olduğu halde hayatın zorlaştırılmasını  da istemiyor. Hz. Peygamber (A.S.) insanın imkanı olduğu halde kendisine eziyet etmesinin, Allah’ın istediği vazifeyi yapmamak anlamına geleceğini bildiriyor. Bundan dolayı Efendimiz (A.S.), gölgelik yer dururken güneş altında namaz kılan kimseyi uyarmış ve insanın, nefsinin de    kendi üzerinde hakkı olduğunu vurgulayarak, nefsine haksızlık yapmamasını istemiştir.
   Zamanın şartlarına uygun döşenmiş bir ev, alınan mobilya, giyilen elbise ve kullanılan diğer araçlar, kesinlikle dini yaşamaya engel değil. Aksine bu araçların sağlayacakları kolaylıklarla elde edilecek zamanın hayırlı işlerde ve hizmetlerde kullanılması söz konusu olabilir. Kişilerin gücüne göre eşyaların kalitelisini, dayanıklısını ve yakışanını almalarında herhangi bir sakınca yok. Allah, verdiği nimeti kulunun üzerinde görmek ister; yeter ki kul bu nimetler içinde Rabbini unutmasın. Günümüzde bir müslüman, bütün bu nimetleri kullanırken, onları yaratanı unutmaz, günlük ibadetlerini yerine getirir, insanlarla ilişkilerinde adaleti korumaya çalışırsa dinini yaşayan olgun bir müslüman olur.
   Müslüman insan hem çağının getirdiği kolaylıklardan faydalanacak, hem de dindarlığın zamanımız yaşantısına aykırı olduğu fitnesine karşı uyanık olacak. Fitnelerin her yanı saracağı haber verilen bu ahir zamanda, Rasul-ü Ekrem (A.S.): “Fitne ortamında ibadet yapmak, bana hicret etmek gibidir.” (Müslim, Tirmizi) diyor. Ayrıca: “Sizden sonra öyle günler gelecek ki (dinini koruma hususunda) sabırlı davranmak, ateş korunu tutmak gibi olacaktır. O günlerde amellerini yapan kimse, sizin ameliniz gibi amel eden elli kişinin mükafatına ulaşır” (Tirmizi, Ebu Davud) hadis-i şerifiyle, günümüzde az bir çabayla çok kazanç elde edeceğimizi müjdeliyor.
   Evet, biz modern hayatı, onun araçlarını ve sağladığı kolaylıkları kötülemiyoruz. Bizim karşı çıktığımız, dinin modern hayatta yeri olmadığı ve dindar insan da modern hayatın bir parçası olamaz şeklindeki propaganda. Teknik imkanlarla bütün dünyaya bu çarpık zihniyetin pazarlanmaya çalışılması. Biz insanı yaratıcısından uzaklaştıran anlayışı ve bu anlayışın oluşturduğu kültürü eleştiriyoruz. Ve diyoruz ki, her çağda, her zamanda ve her yerde din yaşanır. Günümüzde de pekalâ dindar olunabilir. Müslüman insanın uyması gereken kurallar, hiçbir çağın gereklerine aykırı olmayan, aksine her devirde geçerli olan genel kurallardır.
   Her nimetin, bir külfeti var. Unutmamalı ki, bizi Allah’tan uzaklaştıracak nimet hayrımıza olmaz

 
 
DİNDARLIĞIN ASIL ENGELİ
  
   Halil Bülbül
  
   İslâm, anlatıldığı gibi kolaylık ve mutluluk dini ise, niçin insanların çoğunluğu müslüman değil? Müslümanların bile bu dine karşı bir gevşeklik içinde olduğunu, dindarlığın çoğunlukla dilde kaldığını, gerçek haliyle yaşanmadığını görüyoruz. Bunun sebebi ne olabilir?
  
   Allah Tealâ’nın bu kolay ve güzel dininin, insan hayatında olması gerektiği yerde bulunmamasının temel sebebi, dinî yaşantının zorlaştırılması, dinin adeta bir ütopya gibi gösterilmesidir. Bu ifadeden maksadımız, birçoklarının iddia ettiği şekilde, önceki alimlerimiz değil. Onlar, yaşadıkları her dönemde tefsir, fıkıh, hadis vb. alanlarda yaptıkları çalışmalarla büyük hizmetler verdiler. İslâm’ı gereği gibi yaşayabilmenin ölçüsünü, esaslarını ortaya koydular. Böylece, Allah onları dinimizin bizlere ulaşmasına ve kıyamete kadar yaşanmasına vesile kılmış oldu.
   O halde dinimizi kim zorlaştırıyor?

   İslâm’ı zorlaştıran ve insanları ondan uzaklaştıranları iki sınıfa ayırabiliriz. Birincisi, bu dine düşman olan insan ve cin şeytanları. İkincisi de, dini bilmeyen ve onu temsil edemeyen müslümanlar. Her iki sınıfın içinde bir çok gruplar mevcuttur. Bunlar içinde tahribatta en önde gelenlerin insanları dinden nasıl soğuttuğunu kısaca anlatmaya çalışalım.
  
Gerçek Düşman

   Şeytan deyince ilk akla gelen İblis’tir. İblis, kibir ve isyanı ile Allah’ın huzurundan kovulduktan sonra, kıyamete kadar Allah’tan yaşama mühleti istedi, Allah Tealâ da ona bu mühleti verdi. İblis, Allah’ın adına yemin ederek bütün insanları azdıracağını, hak yoldan ayaklarını kaydıracağını, küfrü, isyanı ve boş şeyleri onlara süsleyip tatlandıracağını, onları zikir ve şükürden alıkoyacağını söyledi. Allahu Tealâ da ona:
   “Git, gücünün yettiğini yap! Sen, benim ihlaslı kullarımı etkileyip yolumdan ayıramazsın. Senin ve sana tabi olanların cezası cehennemdir.” buyurdu. (A’raf/12-18, İsra/63-65, Sad/75-83) İşte ondan sonra İblis, şeytanlık vazifesine başladı ve halen bu vazifenin başında bulunuyor.
   İblise, haddi aştığı, azgınlaştığı, hakka baş kaldırdığı, Allah’ın sevgisinden mahrum edildiği ve rahmetinden uzaklaştırıldığı için “şeytan” dendi ve bu sıfat kendisinin ismi oldu. İnsanlar içinde haddini aşan, azgınlaşan, hakkı çiğneyen, zulüm yapan, doğrulara karşı koyan, kötülükleri savunan, fitneyi yayan kimselere de şeytan denir. Allahu Tealâ, her iki şeytan grubunun işini şöyle haber veriyor: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözlerle vesvese verip dururlar.” (En’am/112)
   Allah’ın dinini zor gösterip küfrü ve isyanı tatlandıran, başta İblis ve onun yardımcılarıdır. Devamlı kötülüğü isteyen insan nefsi de bu işe alet olmaktadır. Bunlara bir de şeytanlaşmış insanlar eklenince, bunların eline düşen bir insan, isyan merkezi olur. Bu durumdaki insana dinin adı bile ağırlık vermeye başlar.
   
Şeytanlaşmış İnsanlar

   Şeytan, dine asıl tahribatı kendisine tabi olan insanlara yaptırmaktadır. Bu insanlar, şeytandan gelen vesveselerin sözcülüğünü yapmakta, küfür ve azgınlıkta bazen şeytanı bile geride bırakmaktadırlar. Öyle ki, Kur’an’da anlatıldığı gibi, bir vesvese ile hemen Yüce Rabbini inkar edenlerden şeytan kaçmakta ve: “Ben senden uzağım, çünkü ben Alemlerin Rabbi Allah’tan korkarım.” demektedir. (Haşr/16) Şeytan, Allah Tealâ’ya isyan etmiş, fakat O’nun birliğini ve alemlerin rabbi olduğunu asla inkar etmemiştir.
   Bu şeytanlaşmış insanlar hak dini karalamak, yaralamak ve kalpleri ondan soğutmak için bütün ömürlerini ve sermayelerini harcamakta, hiç durmadan geceli-gündüzlü çalışmakta, bunun için yazılı, sözlü her yola başvurmaktadırlar.
   Belli zamanlarda bu çabalarında öyle başarılı oldular ki, Yüce Yaratıcı’ya boyun eğip secde edenlere acındı, üç kuruşluk menfaatı için basit insanların kapısında bel büküp yalan ve yağcılıkla hayat sürenlere alkış tutuldu. Dürüst ve namuslu yaşamak, ibadet ve hayra koşmak, zavallılık ve hayattan mahrumiyet diye tanıtıldı. Yalan, talan, rüşvet, adam kayırmak ve şehvetin peşinde koşmak ise zekilik ve işbilirlik diye savunuldu.
   Oysa dinden kaçmak, rahata değil, ateşe koşmaktır. Dinsizlik, insana ve insanlığa yapılmış en büyük zulümdür. İnkar ve isyan, kalbin ve kalple beraber insanlığın ölümüdür. İsyanla, işlenen haramlarla ve edeb dışı tavırlarla kalp tamamen kararır, sonra katılaşır ve içine yerleştirilen ilahi sevgiyi, bilgiyi ve kabiliyeti kaybeder. Böyle bir insana, bütün mucizeler gösterilse de onlarla alay eder, inkara gider. Kur’an-ı Hakim’de bu hale kalbin ters dönmesi denir. (En’am/110)
   Böyle bir kalple insan her şeyi tersinden algılar. İyiye kötü, sağlama sakat, tatlıya acı der, hayırlı şeylerden zevk almaz olur. Bu hale düşen kimseye, şeytan Allah’ın emirlerini gereksiz bir şey gibi gösterir; onları daha düşünürken bıktırır. Küfürle içi kararan insan, Ebu Cehil gibi, karanlığın kaynağı olan İblis’i görünce sevinir, ona yönelir, her dediğine kulak verir. Ama her şeyi ile nur olan, aleme ışık saçan Hz. Muhammed’i (A.S.) görünce yüzü buruşur, kaşları çatılır, içine sıkıntı gelir, huzuru kaçar. Merhum Ziya Paşa ne güzel söylemiş:
   Erbab-ı kemali çekemez nakıs olanlar / Rencide olur dide-i huffaş ziyadan.
   Yani düşük ahlâklı, kıt akıllı insanlar, iyilik ve fazilet sahibi kimseleri çekemez. Hani yarasanın gözü aydınlıktan rahatsız olur ya, işte onlar da böyledir.
http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Müslümanın Dünya ile Alışverişi

 
Dünyada halen geçerli olan ekonomik sistemin içine düştüğü krizin bir “ahlâk krizi” olduğunu artık batılılar da söylüyor.

Geçerli ekonomik sistem;

• Koca dünyayı bitiren bu tüketim oburluğuna dayalı oldukça
• Devasa kaynakları küçük bir azınlığın tekelinde tuttukça
• İsraf ve kanaat kavramlarına uzak kaldıkça..

Yani temel anlayışı değişmedikçe bu krizler hep olacak.
Oysa insanlığın muhtaç olduğu ekonomi anlayışı hiç uzakta değil.
Gelin onu bir de bizim kavramlarımızla yeniden hatırlayalım.
Ülkemizde ekonomik anlamda işler epeydir kesat gidiyor. Talep azaldığı için üretimin kısıldığını, işten çıkarmaların sıklaştığını biliyoruz. Kapanan işyerleri, ödenemeyen borçlar yüzünden yaşanan trajedilere dair haberleri daha sık duyar olduk. Toplumun çok önemli bir kısmı geçimini sağlamakta zorlanıyor.

Ekonomi uzmanları, bütün bunların geçen yılın ortalarında ABD’de baş gösteren mali krizin yansımaları olduğunu söylüyor. Onlara bakılırsa bu global krizden giderek artan bir şiddetle etkilenmeye devam edecekmişiz. Allah milletimize dayanma gücü versin diyoruz. Ama…

Krizler bir hastalık belirtisidir


Müslümanlar olarak yakamızı modernizme kaptırdık kaptıralı toplumun tamamını ilgilendiren bu tür problemlerin teşhisinde de çözüm yollarının bulunmasında da kuşatıcı ve doğru bir bakış açısı aramayı akıl edemiyoruz. Böyle bir yaklaşım “bilimsel” sayılmıyor çünkü.
Oysa modern bilimlerin pek çoğu itibarî teorilere, subjektif varsayımlara, gerçeğe uymayan kabullere dayanıyor. Ekonomi, insanı âdemiyeti ile değil, beşeriyetiyle tanıyor ve sadece bu dünyaya ait bir varlık olarak görüyor örneğin. İnsanın ihtiyaçlarının sınırsız, bu ihtiyaçları karşılayacak imkânların sınırlı, yani yetersiz olduğunu iddia ediyor. İnsanı nefsaniyetinden ibaret sayan, nefsin heva ve arzularını ihtiyaç addeden sakat bir çerçeve içinde söyledikleri ne kadar makul, ne kadar doğru olursa olsun, entellektüel gevezeliklerden öteye gitmiyor.
Nitekim “sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçların en uygun şekilde karşılanması bilimi” diye tanımlanan modern ekonominin hüküm sürdüğü son iki asırda, bir tarafta açlık ve yoksulluk, diğer tarafta lüks ve israf büyümüş. Kazanma hırsı, daha çok kâr etme tutkusu, “insan insanın kurdudur” inancı kalplerde kök salmış, vicdan ve merhamet yok olmuş.
İnsanı “homo-economicus”, yani sırf kendi çıkarlarını gözeten ve ihtiyaçlarını hep en üst düzeyde karşılamaya çalışan bir varlık olarak kabullendiğiniz sürece bu krizler bitmeyecektir. Çünkü sadece ekonominin sınırları içinde kalarak hangi nedenlerden kaynaklandığını belirlemek, geçici çözümler üretmek, krizlerin birini yatıştırır belki ama yenilerinin doğmasını engellemez. Krizi az veya çok hasarla geçiştirmek, o krizi doğuran hastalığın tedavi edildiği anlamına da gelmez. Asıl problem krizlerin kendisi değil, sürekli krizlerle dışa vuran bir hastalık halidir.

Dinden uzaklaşmak ne demek?

Osmanlı’nın son zamanlarında da böyle olmuş. Ortaya çıkan ekonomik, siyasi, askeri problemleri tek başına bir vakıa gibi ele alıp bunlara modern çözümler teklif eden “aydın”lar, ulemanın “dinden uzaklaşma” teşhisine istihza ile bakmışlar. Fakat işte aydınların bütün o allı pullu, iddialı tahlil ve teklifleri Osmanlı’yı yıkılmaktan kurtaramamış. Ulemanın “dinden uzaklaşınca başımıza bunlar gelir” tesbiti o gün bugün hâlâ ortada duruyor.

Bizim ekonomik krizlere de sebep olan “bünyevî hastalık hali” dediğimiz şey, “dinden uzaklaşma”nın ta kendisi. Ne var ki “bizler namazında niyazında insanlarız” deyip dini belli ibadetlere indirgeyen yahut onu hayatın çok da önemli olmayan bir çeşnisi gibi gören anlayışlarla bu hastalığın vahametini kavramak mümkün değil. Onun için önce, sıkça dillendirilmesine rağmen pek üzerinde durulmayan şu “dinden uzaklaşma” hastalığının ne olduğuna bir bakalım.

Din, insanı ve toplumu Allah Tealâ’nın belirlediği ölçülerle inşa etmek için gönderilen bir sistemdir. İnsanın sadece ibadetlerini değil, her türlü tutum davranışını, kâinata bakışını, tasavvurlarını, kavramlarını, aklını ve kişiliğini de bu sistem belirler. Doğrusu budur, çünkü kâinattan en uygun tarzda nasıl istifade edileceğini, burada nasıl mutlu yaşanacağını, onu ve insanı yaratandan daha iyi bilen olamaz. Dinden uzaklaşmak, dinden çıkmak değil ama dinin bu kuşatıcılığını unutup, kısmen de olsa vahye aykırı tutum, düşünce ve inançlara kapılmaktır. Nefsin yönlendirmesiyle, moda anlayışların etkisiyle hepimizin zaman zaman düşebileceği bir yanlıştır bu. Normalleşir, toplumsal bir kabule dönüşürse felaket olur. Öyle ya, sıradan bir aletin bile kullanma kılavuzuna uygun davranmamak ne işler açar insanın başına.

Vahyi ikâme etmeyince

Kur’an-ı Kerim, dinden uzaklaşmayı “vahyi ikâme etmemek” diye nitelendiriyor. Yani Allah Tealâ’nın bildirdiklerini tahrif etmek, doğru dürüst uygulamamak, işine geldiği gibi eğip bükmek, hayata geçirmemek… Bunun yol açtığı sonuçları da ehl-i kitaba hitaben Maide suresinin 66. ayetinde şöyle haber veriyor: “Şayet onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirilenleri ikâme etselerdi (gereğince uygulasalardı) hem üstlerindeki (göğün) hem de ayaklarının altındaki (yerin türlü türlü nimetlerinden bol bol) yiyip (yararlanırlardı). (Gerçi) onların içinde muktesit bir zümre (de) var; (fakat) çoğunluğunun yaptıkları ne kadar kötüdür!”  
Müfessirler, bu ayetin Tevrat’taki “bol nimet vaadi”nin gerçekleşmemesini izah sadedinde, “Allah’ın indirdiklerini gereği gibi uygulamadıkları” için özellikle Yahudilerin geçmişte yaşadıkları ekonomik bir mahrumiyete, uyarı maksadıyla işaret ettiğini söyler. Anlaşılan o ki ekonomik kriz yahut dünya nimetlerinden mahrumiyet, dinden uzaklaşmanın bedeli.

Ayette, azınlıkta kaldıkları için bu mahrumiyete engel olamayan bir “muktesit zümre”den de söz ediliyor ve zımnen sanki bütün bir toplum veya çoğunluk “muktesit” olsa bu sıkıntı yaşanmayacaktı mesajı veriliyor. Biz, meallerde “ılımlı, ölçülü” gibi kelimelerle karşılanan “muktesit” kavramını özellikle olduğu gibi verdik. Çünkü üzerinde durulması, yeniden hatırlanması gereken anahtar kavramlarımızdan biri. “Muktesit”, şu bildiğimiz “iktisat”la aynı kökten ve tam karşılığı “iktisatlı” demek. Çoğunluk iktisatlı olmayınca darlıkların, ekonomik krizlerin, maddi sıkıntıların yaşanması ilâhi bir kanun şu halde. Fakat “iktisat” sadece “tutumluluk” yahut “ekonomi” demek değil.

Bir müslüman tavrı: İktisat

Allah Tealâ bütün kâinatı bir denge üzerine yaratmış ve bu dengeyi korumamız için “mizan”ı indirmiştir. Tartı aracı, terazi anlamına da gelen mizan, dinin hükümleridir. İnsanın duygu, düşünce ve davranışlarını İslâm terazisine vurup ilâhi ölçülerle denkleştirmesi işlemine “adalet” denir. Adalet ile kurulan dengenin bir tarafında ilâhi ölçüler; diğer tarafında buna uygun talepler, niyetler ve çabalarla ulaşılmak istenen nasipler vardır. İşte, dinin ölçüleriyle belirlenmiş, adalete uygun bu nasiplere  “kıst” adı verilir ve Kur’an’da daha ziyade “adaletle davranmak” anlamına kullanılır. Tıpkı Türkçeye geçen “maksat” kelimesi gibi, “ölçüt, kriter” anlamlarına gelen “kıstas” kelimesi gibi, “iktisat” kelimesi de kıst’tan türemedir. İktisat, “ilâhi dengeyi bozmayan, adalete uygun bir nasip veya paya razı olmak; aşırılığa meyletmeden orta yoldan dosdoğru yürümek, tartının hakkaniyetini zedeleyecek müdahalelerden kaçınmak” şeklinde tanımlanabilir. Muktesitler böyle yapan, ilâhi ölçülere riayet ederek yaradılış maksadına uygun davranan kimselerdir.

Muktesit olmak, yani iktisada uygun hareket etmek sadece maddi münasebetlerde değil, her hususta sergilenmesi gereken genel bir tutumdur. Fakat bu temel müslüman tavrı, iktisadın zamanla “maddi konulardaki ölçülülük hali”ni ifade eder tarzda anlam daralmasına uğraması nedeniyle daha çok “itidal” kelimesiyle karşılanmaktadır. İtidal ya da iktisat, sonuçta ifrat ve tefrit gibi aşırılıklardan sakınmaktır. Bu sakınma yahut duyarlılık iradî ve sürekli olduğu zaman sadece kişiye değil, topluma da hayırlar getirdiğinden “fazilet” sayılmıştır.
İktisat, müslüman için her şeyden önce bir ahlâk meselesidir yani. Ahlâksızlığı, bencilliği, açgözlülüğü, cimriliği, israfı mubah gören bir anlayışa, bilim kisvesine büründürülse bile “iktisat” dememelidir.  

İktisadın ölçüsü

İslâm’ın emrettiği genel ve sürekli bir tavrın adı olsa da, konumuz gereği, iktisat kavramını biz yine “dünya hayatındaki maddi ilişkiler” bağlamında ele alalım. Bu çerçevede muktesit olmak, hem talepte hem tüketimde aşırı gitmemeyi, ölçülü davranmayı gerektiriyor. Böyle bir iktisadın ifratına “israf”, tefritine “cimrilik” diyor dinimiz ve ikisinden de men ediyor.
Sanırız aklı başında herkes aşırılıktan kaçınmanın, ölçülü olmanın gerekliliğine inanır. Fakat iktisadın ölçüsü nedir? Cimrilik veya israf hangi sınırda başlar? Bir talebin ihtiyaç mı yoksa fuzuli mi olduğuna neye göre karar vereceğiz? Sabit ölçüler varsa, değişen hayatın karşımıza çıkardığı yeni ihtiyaçları nereye koyacağız? Galiba asıl sıkıntı iktisat ya da itidal ölçüsünü bulmakta ve bunu muhafaza etmekte.
İslâm’da gelir miktarına göre belirlenmiş bir hayat standardı yoktur. Çünkü helal yollardan ulaşılması kaydıyla servet sahibi olmak ve zenginlik meşrudur. Üstelik çalışmak, sebeplere tevessül etmek esas olmakla birlikte rızık Allah’tandır; O, zenginliği dilediğine verir. Fakat zengine verilen servet “emanet”tir. Onu hayat standardı bakımından fakire nazaran daha imtiyazlı yapmaz. Sadece “infak” gibi fazladan bir kısım sorumlulukların sahibi yapar. Bu sorumluluklardır ki kardeşliği ve dayanışmayı tesis ederek, eşitsizlik gibi görünen “rızık dağılımı”nı toplumsal yapıyı güçlendiren bir “hikmet”e dönüştürür. Şu halde dinimizde gelir durumuna göre değil ama temel bazı ilkeler çerçevesinde bir standart, bir iktisat ölçüsü belirlenmiştir. “Makâsıdu’ş-şerîa”, yani dinin varlık sebepleri gözetilerek belirlenen bu ölçü fakir için de geçerlidir, zengin için de.

Zaruret ve ihtiyaç

İktisat dar anlamıyla dünyadan faydalanmak içindir ama dünya da ahiret içindir. Öyleyse “dünyalık fayda”yı ahirette hasat edilecek ameller ve bunların gerçekleşmesini sağlayan imkânlar olarak anlamak gerekir. Bu nedenle ulema “zaruriyyat”ı iktisadın asgari sınırı sayar. Zaruriyyat, olmazsa olmaz, vazgeçilmez bazı hak ve değerlerin varlığı için mutlaka temin edilmesi gereken imkânlardır. Bunlar, “zaruriyyat-ı hamse” (beş temel zaruret) denilen canın, ırzın, aklın, malın ve dinin muhafazası için şarttır. Yahut bir şey bu beş değerin herhangi birinin varlığı ve devamı için gerekliyse zaruret kategorisine girer. Zaruret olanı her halükârda talep etmek, karşılamak, bunun için çaba göstermek gerekir. Bu talep ve çaba ne kadar şiddetli olursa olsun iktisat ölçüsünü ihlal etmez.
Dünyadan faydalanmak için talep edilen bazı imkânlar ise “hâciyat” grubuna girer. Hâciyat, “hacetler” yani, “ihtiyaç duyulan şeyler” demektir. Bugün gerekli olduğu düşünülen her şeye “ihtiyaç” demek adet olmuş. Fakat demek ki zaruret ayrı, ihtiyaç ayrı. Nitekim ihtiyaç, “kişisel ve toplumsal hayatın daha rahat, daha düzenli yaşanmasını sağlayan; karşılanmaması halinde zorluğa, sıkıntıya sebebiyet veren ama zaruret derecesinde olmayan fayda veya imkânlar” diye tanımlanır.  

Bazı talepler de vardır ki bunlar zaruret de değildir, ihtiyaç da. “Tahsiniyyat” denilen bu imkânlar estetik anlamda hayatı daha güzel kılar. Mahrumiyeti herhangi bir zorluğa yol açmaz.

Hâciyat ve tahsiniyyat da tıpkı zaruret gibi meşrudur; iktisat sınırları içindedir. Fakat bunların iktisat sınırları içinde kalması zaruretler gibi kayıtsız şartsız değildir. Kişinin tutumuna göre meşruiyetini kaybedip israfa ve günaha kayabilir.

İsrafı ihtiyaç sanmak

Hâciyyat ve tahsiniyyat grubuna giren taleplerin meşru sayılması için ilk şart, bunların zaruriyyatla çelişmemesidir. Bir şeyin ihtiyaç sayılıp sayılmadığını belirlemek için çok önemli bir ölçüdür bu. Çünkü özellikle günümüzde reklamların etkisiyle gereksizlikten de öte zaruriyyat-ı hamse’ye, yani canımıza, ırzımıza, aklımıza, malımıza ve dinimize zarar veren bir yığın ürün ”ihtiyaç” zannedilmektedir. Halbuki ihtiyaç, zarureti takviye eder. Takviye etmek şöyle dursun, zarurete zarar veren bir şeye iktisat ölçüsünde ihtiyaç da denemez, tahsiniyyat da..

Zaruriyyat, hâciyat, tahsiniyyat, aynı zamanda bir öncelik sıralamasını verir. Zaruretleri karşılamadan ihtiyaçlara, ihtiyaçları karşılamadan tahsiniyyata yönelmek israftır. Tıpkı ihtiyacın zarurete zarar vermemesi gerektiği gibi tahsiniyyatın da ihtiyaca zarar vermemesi gerekir. Yaşadığı toplumda, hele de yakın çevresinde zaruriyyat kapsamındaki imkanlara sahip olmayanlar varsa, bunlara yardım etmek yerine kişinin kendi ihtiyaç ve tahsiniyyatı peşinde mesai harcaması ise “faziletli bir davranış” değildir; en azından bu yönüyle iktisada aykırıdır. Eğer maddi mahrumiyet din uğruna göze alınan bir fedakârlığın eseriyse, Ensar ve Muhacir dayanışmasında örneklendiği gibi, varlıklı müminlerin yardımı artık bir borç olur.

Nihayet ihtiyaç ve tahsiniyyatın karşılanmasında hırs hoş görülmemiş, kanaat tavsiye edilmiştir. Böylesi edebe daha uygundur. Hz. Peygamber s.a.v.’in “Dünyayı isterken güzel davranın (dengeli olun); çünkü herkes kendisi için yaradılmış olana (takdir edilene) müyesserdir.” uyarısı bu husustaki müslüman tavrını belirler.

Hangi devirde yaşıyoruz?

Şuraya kadar anlattıklarımız karşısında günümüzün ortalama insanının vereceği ilk tepki sanırız “Hangi devirde yaşıyoruz?” olacaktır. Söylediklerimizin geniş kitlelerce kabul görmüş, yaygınlaşmış tutumlara denk düşmediğinin farkındayız. Fakat müslümanın kabullerini devrin anlayışı değil, Kuran ve Sünnet tayin etmeli değil midir?

Müslümanlığın giriş kapısı olan kelime-i şahadetin “lâ” ile başlamasının, İslâm’a kafalardaki bütün kabulleri silerek girilmesinin bir hikmeti de budur. Cahiliyyenin yeni bir türü olan modern “zan”lara “lâ” demeden, “Her iştiha duyduğunu yemen israftandır.” hadisini anlayamayız. Nefslerini ilâh edinenlerin ihtiyaç kisvesine büründürdüğü arzu ve hevaların ihtiyaç olmadığını göremeyiz. Daha çok kazanmak için tüketimi kamçılayan kartellerin kâinatı yağmalayan köleleri haline getirilip nasıl küçük düşürüldüğümüzü fark edemeyiz. Sonuçta şükürsüzlüğün, yetinmezliğin, açgözlülüğün, emanete hoşça bakmamanın, kısaca iktisatsızlığın getirip kapımıza bıraktığı kriz ve afetlerle yüz yüze geliriz de iş işten geçer.

“Hangi devirde yaşıyoruz?” tepkisi bazen “Herkes böyle yapıyor. Çoğunluk gibi davranmazsak perişan olur, zillete düşeriz” gerekçesini de yansıtır. Böyle düşünenlere Hz. Peygamber s.a.v. “immea’” diyor. Yani zayıf karakterli, ölçüleri olmayan, rüzgâr nereye eserse oraya yönelen. Ve tam da bunun için şöyle uyarıyor bizi: “Sakın sizden bir kimse ölçülerinde sabit olmayıp ‘Ben insanlarla beraberim. Eğer insanlar iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım’ demesin. Aksine, ölçülerinizde sebat edin; halk iyilik yaptı mı siz de yapın, kötülük yaparsa zulme yer vermeyin.”

Asıl zenginlik

Fakirlik korkusu şeytandandır. Tedbir takdiri değiştirmez. Yoksul düşmemiz zelil olacağımız anlamına da gelmez. Asıl zillet, ihtiyaç da olsa dünyalık nesnelere peşinden koşulacak kadar değer vermek, böyle şeyleri gereğinden fazla önemsemektir. Kâinatın en izzetli insanının, yamalı pabuç giyen, bazı zamanlar açlıktan karnına taş bağlayan bir peygamber olduğu unutulmamalıdır.

Bütün bunlar tedbirden vazgeçelim, çalışmayalım, rızkımızı aramayalım, yoksulluğu tercih edelim demek değildir. Müslüman gayret sahibidir; tembel olmaz, sebeplere sarılmanın ilâhi bir kanun olduğunu bilir. Fakat bu gayretini hırs ve tamah beslemez. Çalışması, kazanma arzusu, şahsi bir refah ve bolluk talebinin değil, topluma faydalı olma isteğinin eseridir. Dünyalık temini için gösterdiği çaba her zaman helal ölçüleri içindedir; asla kulluk vazifesinin önüne geçmez. Meşru dairede elinden geleni yaptıktan sonra da kısmetine düşene razıdır, şikâyet etmez.

İslâm zenginliğe, servet sahibi olmaya, daha çok kazanma gayretine karşı çıkmaz; lüks ve rahat düşkünlüğüne, israfa, bencilce tüketmeye karşı çıkar. Oburluk gibidir bu. Nasıl ki çok yemek birtakım hastalıklara sebep olursa, ölçüsüz tüketmek ve israf da açgözlülüğe, duyarsızlığa, tekebbüre, suistimallere, ahlâk zafiyetine yol açar. Bunlar, servet sahibi olan kişi kadar toplum için de sıkıntıdır. Kıskançlıklar baş gösterir, yoksullar zengine düşman olur, ümmetin kardeşliği yara alır.

Rasulullah s.a.v.’in, gelecek devirlerdeki müslümanların lüks ve rahat düşkünlüğü sayılacak tüketim tarzları sebebiyle üzülüp endişelendiğine dair haberler vardır. Onun için de bize “asıl zenginliği”, yani “gönül zenginliğini”, kanaati, tok gözlülüğü tavsiye etmiştir.  

Azimete sarılmanın vaktidir

İktisat, dünyalık talep ve tüketiminde de Allah’ın koyduğu ölçülere uygun hareket etmek. İsraftan, cimrilikten, haramdan, faizden, haksızlıktan kaçınmaktır. Ticaretle uğraşanlarımızın bir kısmının şöyle düşündüğünü biliyoruz: “İslâm’a uymayan bir ekonomik yapının içindeyiz. Piyasanın kendi kuralları var. Dinimizin istediği gibi ‘muktesit’ olursak piyasa kurallarına uymadığımız için zarar eder, geçim sıkıntısına düşeriz.” Meselenin zaruret haliyle bir ilgisi varsa “ruhsat” için gidip bir hocaefendiye sorulabilir. Ama ihtiyaç noktasında problemler yaşıyorsak dik durmak, azimete sarılmak lazım. Mevcut sisteme eklemlenmek nihai anlamda maddi mahrumiyetimizi gidermeyecek. Çünkü yaşanan krizler zaten bu anlayıştan kaynaklanıyor.

Öte yandan muktesit zümre, belki en çok kendileri ezildikleri halde, toplumun ilâhi bir kanun olarak krizlerle, rızık darlığıyla cezalandırılmasında  “azınlıkta kaldıkları için” sorumlu tutuluyor. Öyleyse iktisatsızlığa uymak yerine direnerek, sabrederek; üstünlüğün tüketimde değil, züht ve takvada olduğunu hatırlayarak muktesitlerin sayısını artırmak gerekiyor. Bu öyle laf ile olmaz. Örneklikler sergilenerek, hâl ile olur. Mal, mülk, servet, etiket sahiplerine değil, mümin ve müttakilere itibar etmekle olur. Bu dünyada netice alır mıyız almaz mıyız bilinmez ama ahirette mükafatlandırılacağımızı Cenab-ı Hak vaat ediyor.  

Nihayet maddi imkanların azaltılması imtihanımızın bir parçası. Bakara suresinin 155. ayetinde öyle buyurulmuyor mu? “Biz sizi biraz korku, biraz açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz eksiltme ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber) sabredenleri müjdele!”

Müjdelenenlerden olmak için sabır, yani vahyi ikâmede ısrar ve kararlılık gerekiyor.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

NİCE NİCE 164 YILLARA

 

         

 

 

    (@)POLİS TEŞKİLATI’NIN KURULUŞ GÜNÜ (10 Nisan)(@)

İLK POLİS TEŞKİLATININ KURULUŞU (10 Nisan 1845)

 
 
Türkiyem

  

TÜM POLİS TEŞKILATINA TEŞEKKÜRÜ BORÇ BİLİR VEDE TÜM ŞEHIT POLİSLERİMİZİ
RAHMETLE ANAR AİLELERİNE ALLAHTAN SABİR NIYAZ EDERİZ ŞÜKRANLARİMİZLA
 

ŞEHİT OLURSAM

Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Düşümde Gördüm…
Beni bir sokakta köşeye kıstırıp vurdular anne,
Gerçekten bir gün nasip olurda şehit olursam,
Ağlama anne
Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Polis zaten milleti için nefer,
Kan aksa da vatanındır zafer,
Hani bu yolda kör kurşunla eğer,
Şehit olursam ağlama anne…

Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Bir canım olsa da fedadır yurda,
Yedirmem ülkemi köpeğe kurda,
Vatan kalesinde yüksek bir surda,
Şehit olursam ağlama anne…

Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Cenazemi omuzlar üstünde taşırlar,
Sokağımıza belki de ismimi yazarlar,
Babama bir şilt belki de bir madalya takarlar,
Şahit olursam ağlama anne…

Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Benim ömrümden kutsaldır vatan,
Boşuna ölmedi ya şu şehit yatan,
Bir nifak uğruna vatanı satan,
Beni de şehit ederse ağlama anne…

Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Düşmesin gökteki bu yıldız bu hilal,
Silinmesin bayrağımdaki bu beyaz bu al,
Ne olur sende et hakkını helal,
Şehit olursam AĞLAMA ANNE…

  Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

 (@) Sen Ağlama Anam (@)

Şehadet doğuyor içime, sevinçliyim şu an.
Gözyaşını akıt istemem, sen ağlama anam.
Son anımda yine varsın,ben sendeyim şu an.
Gözyaşını akıt istemem, sen ağlama anam.
kım
Omuzlar vücudumu getirse, evimin önünde.
Adres değişikliği say sen,milletin gözünde.
Camide musalla taşında, cemaatin önünde.
Gözyaşını akıt istemem, sen ağlama anam.
kım
Senden aldım vatana aşkım, sütünle zerkettin.
İlk gidişimi bir hatırla, sevgin ile sevk ettin.
Giderken yine Mehmetçikle,Mehmetle gönderdin.
Gözyaşını akıt istemem, sen ağlama anam.
kım
Kabrim ne güzel anıt gibi, taşı bana ait.
Üstümde dalgalanır şimdi, bayrak bana ait.
İsteyerek gitmiştim ben, Mevlam bana şahit.
Gözyaşını akıt istemem, sen ağlama anam.

11.10.2006 00.15  

Celaleddin Arslan

TEŞEKKÜR

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      
 

Küresel Sermaye” Denilen “Canavar”

"Çekirge Sürüleri"
Her Şeyi Talan Ediyor!

                  Dünya yanıyor!

 

"Canavarlar", "Çekirge Sürüleri":

"Kapitalizm"in zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapma becerisi(!) son yirmi yılda inanılmaz bir ivme kazandı. "Vahşi Kapitalizm" tabiri günümüzde yaşananları ifade etmekte yetersiz kalmaya başladı. Vahşet öyle bir boyut kazandı ki, kapitalist sistemin bizzat kendisini tehdit etmeye başladı.

Dünya büyük bir krize, krizden öte ekonomik düzen evrilmesine hazırlanıyor. Bunun en büyük delilini kapitalist dünyadan gelen telaşlı açıklamalar ve şiddetli eleştirlerde görüyoruz.

Mayıs ayında Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler, küresel finans piyasalarının bir "Canavar" haline geldiğini söyledi, bankacıları servetlerin büyük çapta yıkımına yol açmakla suçladı, Avrupa’daki bankacılık kültürünün bütünüyle yeniden inşa edilip düzenlenmesi çağrısında bulundu.

2005 yılında da yine Almanya başbakan yardımcısı hedge fonu olarak bilinen uluslararası fonları (Bu fon sahiplerinin en meşhuru George Soros’tur.) "Çekirge sürüsü"ne benzetmiş, sadece kâr odaklı çalışan bu fonları demokrasi için doğrudan bir tehdit olarak tanımlamıştı.

"Bu tür açıklamalar niye hep Almanlar’dan geliyor?" diye sorabilirsiniz ya da "1 trilyon dolara yakın ihracatı ile dünyanın en büyük ihracatçısı bir ülke niye şikâyet ediyor?" diye de sorabilirsiniz. Veyahut "Almanya öteden beri küresel sömürge düzeninde hakettiği payı alamadı, şikâyeti bu yüzden!" diye de yorum getirebilirsiniz.

Bunlar işin bir boyutu. Ancak bizim açımızdan esas sorulması gereken soru değil.

Esas soru şu: "Almanya gibi bir devlet bizimkilerin dış sermaye diye ağızlarının suyu akarak baktıkları küresel sermayeden ‘Canavar’, ‘Çekirge sürüsü’ gibi yaftalarla şikâyet ederken, Türkiye’nin durumu nedir?"

                                                                          (George soros)

                                George Soros, Elections, US Dollar, Oil <span>and</span> Gold

Türkiye’nin Durumu:

Türkiye bu "Canavarlar"ın ve "Çekirge sürüleri"nin talan ettikleri, kanını emdikleri ülkelerin hemen hemen en başında geliyor.

Bunu rakamlar söylüyor:

"• Türkiye 1980-2007 sonu arasında 1 trilyon 800 milyar dolardan fazla bir kaynak elde etti. Bu kaynağın 1.2 trilyon dolardan fazlası iç ve dış borçlanma ile elde edildi.

• 1980-2007 ikinci ay arasında vergiden elde edilen kaynaklar, borçlanma ile elde edilen kaynakların yarısından az olarak gerçekleşti.

• Paranın sistem dışında toplanması ve vergi toplayamamamızın sonucu ağır oldu, yapılan borçlanma karşılığında son 27 yıl içinde 400 milyar dolardan fazla, sadece faiz ödedik.

• Ödediğimiz iç borç faizi, dış borç için ödediğimiz toplam faizin dört ila beş katı olarak gerçekleşti. Her dalgalanma içerideki borcu katlarken, dalgalanmalarda elinde iç borç senedi bulunduran binde 1’in altında gerçek ve tüzel kişi inanılmaz gelirler elde etti.

• 400 milyar faiz ödediğimiz dönemde sadece 80-100 milyar dolar arası değişen bir yatırım yaparken, 250 milyar dolara yakın da bir personel giderimiz oldu. Bu noktada ortaya çıkan çarpıcı veri, personel giderimiz ile yatırım yaptığımız tutarın toplamı ödediğimiz faiz kadar olamadı.

• Yatırım harcamalarımız son 27 yılda iki buçuk-üç kat arasında bir artış gösterirken, iç borç faiz ödemelerimiz 75’ten, dış borç faiz ödemelerimiz ise 19 kattan fazla arttı.

• 1999-2007 başı arasında ödediğimiz faiz haftalık 700 milyon dolar ile 1 milyar dolar arasında değişti ve 2004 yılında 1 milyar doları dahi geçerek tepe noktasına ulaştı.

• Dış borçların yüzde 50’sinden fazlası son beş yıl içinde alındı.

• Son 27 yılda yatırım harcamalarının toplamı toplam borçlanmanın yüzde 10’unun bile altında kalırken, topladığımız toplam verginin yüzde 15’inin altında kaldı.

• 1999-2007 ikinci ay arasında Türkiye, 25 milyar dolara yakın bir yatırım yaparken, 85 milyar dolarlık personel harcaması yaptı. Buna karşılık aynı dönemde sadece iç borcun faizine 190 milyar dolarlık, dış borcumuzun faizine de 45 milyar dolarlık bir kaynak ayırmak zorunda kaldık. Bu faizi ödemek için 80 yıldan fazla bir sürede "yaptığımız" ne varsa; rafineri, haberleşme şirketi, ağır endüstriyel yapı, banka, hepsini sattık!

• Bugün Türkiye nominal ve reel olarak dünyanın en yüksek faizini ödüyor! Ama piyasa dediğimiz canavarın gözü doymuyor ve faiz artırması konusunda Türkiye’ye inanılmaz bir baskı var.

Sonuç: Yukarıda sadece makro verileri aktardım. Bunlara sıcak paranın son 5 yılda bu ülkeden kâr adı altında transfer ettiklerini ve Avrupa Birliği yalanı altında özümüze sokulan nifak tohumlarını da ekleyin, sonuç gayet net!" (Yiğit Bulut, 19 Mayıs 2008, rotahaber, "Kraliçe hazretleri sanki ‘sömürge’ geziyor" başlıklı yazısından)

19 Mayıs tarihli bir başka haber:

"Global Açığa Türkiye Yaması

Dünya devleri Türkiye ile güldü. Krizlerde bile Türkiye’den vazgeçmeyen yabancı yatırımcılar, buradan kazanıyor. Global çalkantıda birçok ülkede yara alan yabancılar kan kaybını Türkiye’den elde ettiği kârla gideriyor."

Kapitalizme entegre (!) olmakla iftihar eden Türk münevverleri(!)ne bakılırsa sıcak para deryasında yüzüyoruz, keyfimiz tıkırında.

Bu faiz ve kumar düzenine halkı da alıştırdılar. Herkesin cebinde bir sürü kredi kartı. Bankalar sanki baba ocağı.

Halkın borcu 5 yılda 3-5 katrilyondan 100 katrilyona çıkmış, borsanın %70 i yabancıların eline geçmiş, ilk 100 sanayi kuruluşunun hemen hepsi yabancı ortaklarla al gülüm-ver gülüm, devletin elinde işe yarar ne varsa yabancıya satılmış….

Kimin umurunda?

CUMHURİYETİMİZİN 85.Cİ YILI HAYIRLI OLSUN

Hareketli Türkiye ve Türk Bayrağı gifleri, resimleri
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki;

`Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşıyacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle

Sevgi ve Neşenin Paylaşıldığı Zaman:
 
BAYRAM
   Kemal Süleymanoğlu
  
   Bayram deyince aklınıza ne gelir? Tabii ki sevinç, neşe, eğlence, ikram. Akrabalarla, komşularla, arkadaşlarla kucaklaşmak, tebrikleşmek. Sevgi ve neşeyi topluca paylaşmak. Üzüntülü ve kederli akrabaların, komşuların, ulaşabildiğimiz herkesin derdini unutturmak. Sevgiyi nakış nakış işlemek, paylaşmanın neşesini, hazzını duymak.
                   
   Bayram, manevi bağların neşeye, coşkuya dönüştüğü ve o neşeyi, hazzı yaşayabilmek için harama götürmeyen her türlü eğlencenin, izzet ve ikramın yapıldığı günler. Sevinç, coşku ve mutluluk günleri…
   Asr-ı Saadet’te Medine’de bayramlar tam olarak işte bu tanıma uygun kutlanırdı. Nice acılar, zorluklar yaşansa da, yepyeni dirilişler adına, güzel yarınlar adına bayramlarda neşe ve sevinçler çoğaltılır ve paylaşılırdı.
   Herşeyden önce Peygamber (A.S.) Efendimizin Medine’ye girişi, Medine’lilerin en büyük bayramıydı. Sevinçlerini tef çalarak, şarkı söyleyerek dile getirmişlerdi.
   Daha sonraları Efendimiz (A.S.), Medine’lilerin İran kültürünün etkisiyle Nevruz ve Mihrican günlerinde eğlenceler tertiplediklerini görünce, o günlerde bayram yapılmasını hoş karşılamadı ve onların yerine Ramazan sonunda ve Haccın bitiminde bayram yapılacağını ilan etti. (Nesai, Ebu Davud) Böylece müslümanların iki bayramı şekillenmiş oldu. O günden sonra da, Ramazan sonunda ve Haccın bitiminde büyük bir coşku ile kutlandı iki bayram.
                   
   Asr-ı saadette bayram kutlamaları, geniş bir alan olan musalla’da bayram namazı kılınarak başlardı. Erkekler, kadınlar, çocuklar, genç kızlar… herkesin orada toplanmasını, bizzat Efendimiz (A.S.) isterdi. Herkes güzel elbiselerini giyerdi. Dışarı çıkacak elbisesi olmayanların ne yapacağını soran bir hanıma, ödünç bir elbise alıp bayrama katılmalarını bile buyurdu Allah Rasulü. (Buhari)
   Herkesin katılımı ile kılınan bayram namazı sonrasında bayram kutlamaları başlardı. Bizdeki kılıç-kalkan oyununa benzer bazı oyunlar oynanırdı. Habeşli veya Sudanlı oldukları bildirilen bazı müslümanlar, mescitte oyunlarını sergilerlerdi. Sahabe-i Kiram’ın coşku içerisinde seyrettiği bu oyunları, Efendimiz (A.S.)’in ve Hz. Aişe (R.A.) validemizin de seyrettiği olmuştu. Hatta Efendimiz’in, oyuncuları “göreyim sizi Erfide Oğulları” diyerek teşvik ettiği anlatılıyor. (Buhari) Hz. Aişe’nin (R.A.) rivayetine göre Efendimiz (A.S.), “Yahudiler dinimizdeki genişliği görsünler. Ben müsamahakâr tevhid dini ile gönderildim.” buyuruyor. (Ahmet b. Hanbel) 
                   
   Bayramlarda coşku ve eğlencenin evlerde de devam ettiği anlaşılıyor. Bir bayram günü Efendimiz (A.S.) Aişe validemizin evine girmişti. İçeride Ensar’ın cariyelerinden iki tanesi def çalıp tarihte yapılmış savaşlarla ilgili şarkılar söylüyorlardı. Efendimiz yüzünü onlardan çevirerek, elbisesini bürünüp divanına uzandı. Bu sırada içeri giren Hz. Aişe’nin babası Hz. Ebu Bekir (R.A.), şarkı söyleyen kızları azarladı, “Rasulullah’ın (A.S.) yanında şeytan nağmeleri ha!” diye çıkıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A.S.) yüzünü ona dönüp: “Onları bırak ya Ebâ Bekr! Her kavmin bir bayramı vardır. Bu gün de bizim bayramımızdır.” buyurdu. (Müslim; Geniş bilgi için: Nebi Bozkurt, Hadis’te Folklor Eğlence, M. Ü. İlahiyat Fak. Yay., 1997)
                   
   O dönemin Medine’sini bir düşününüz: Bir tarafta düğün-bayram gibi sevinçli olaylar da oluyor, diğer tarafta cenaze-kaza-savaş gibi üzüntüye sebep olacak olaylar da. Bedir harbinden sonra sekiz buçuk yıl içerisinde bizzat Efendimiz’in (A.S.) katılmış olduğu askerî harekat (gazve) sayısı yirmi yedidir. Efendimizin (A.S.) katılmadığı diğer seriyye ve seferleri de buna katarsanız, Medine’ye yaşayan müslümanların sürekli bir savaş atmosferinde yaşadığı, hemen hemen her aileden şehitler verildiği kolayca anlaşılacaktır. Böyle bir hayat akışı içerisinde düğünler de yapılıyor, bayramlar da kutlanıyor. Üstelik bugün müslümanlar yapsa neredeyse ayıplanacak bir coşkuyla kutlanıyordu. Yani her şeyin hakkı veriliyordu.
   İşte Allah Rasulü’nün (A.S.) örnekliği! Geliniz bayramları bayram gibi yapalım. İnsanların eğlenmeye ihtiyaçları vardır. Bunu kimse inkar edemez. Bu ihtiyacı en güzel şekilde karşılayabilecekleri zamanlar, bayramlar ve düğünlerdir. Bu zamanlarda harama sebep olmayan ve haram işlenmeyen eğlenceler caizdir, hatta teşvik edilmiştir. Bayramlarda ve düğünlerde erkekler kendi aralarında, hanımlar kendi aralarında eğlenebilirler hatta eğlenmelidirler. Buna imkan sağlayalım. Aksi taktirde insanların bu ihtiyacını, hiçbir haram sınırı tanımayan yerlerde ve gayr-i meşru ortamlarda karşılamaya yöneleceklerini unutmayalım.
   Birileri, “İnananların başında bunca musibet dolaşırken, Kosova inlerken, Çeçenistan yanarken hiç bayram yapılır mı?” diyebilir ve bu sözünde bir yönüyle haklı olabilir. Ama şunu da belirtmek gerekir: Bir müslüman, Kosova’nın, Çeçenistan’ın ve diğer mağdurların sancısını, sadece bayram günlerinde değil her halükarda ciğerinde hissedip üzerine düşeni yapıyorsa, bayramı yukarıda ifade etmeye çalıştığımız şekilde yaşamaya hakkı vardır. Çünkü bir insanın bayramı sevinç ve neşe ile yaşaması, davasını ve Rabbini unutması anlamına gelmez. Asr-ı Saadet’teki bayramlar bu konuda en güzel örnektir.
   Bayramda bayram yapabilme dileğiyle…
                   
 

Etiket Bulutu