Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for the ‘HATIRA’ Category

Kapatın Gözlerinizi.

Şöyle dizlerinizin üzerine oturun.
Ellerinizi göğsünüzün altında birbirine bağlayın.
Gözleri açmak yok ama.
Boş verin nedeni-niçini.
Başınız sol omzunuzun üstünden kalbinize doğru bükülsün haydi.

Şimdi düşünün, bir ALLAH dostunun huzurundasınız.
O asla tarif edemiyeceğiniz kokuyu duyuyor musunuz?
İçeride sizden başka yedi-sekiz kişi daha var.

Bakışlarınız öne doğru düşmüş.
Sanki bir siz varsınız, bir O.
Başınızı kaldırıp etrafa bakmaya çekiniyorsunuz.
Sessizlik müthiş. Siz hiç konuşmuyorsunuz, fakat kalbiniz hiç susmuyor.
Bir yandan layık olamayışın mahcubiyeti ile kızarıyor yüzünüz. Bu bir lutuf.
ALLAH dostu girişte hemen sağda oturmuş. Sol kolunun altında biraz yüksekçe bir yastık var. Yastığın arka kısmında bir GÜL demeti.

Sağ yanında gümüş bir şekerlik. Çayını yudumluyor. Sol işaret parmağını sol kaş ucuna dayamış. Görünüşte burada, bu odada ama aslında başka bir yerde gibi.Y alnızca onun görebildiği bir şeyleri seyreder gibi…
Bir ara başınızı kaldırıp bakıyorsunuz. Ayak parmaklarının arasındaki pamuklara takılıyor gözünüz. Kapının önünde pür-edep duran biri var. Bir ara ona bakıyor göz ucuyla. Anlıyor adam. Bu başka bir dil olmalı. Adam yaklaşıyor. Şekerlikten üç şeker alıp adamın avucuna bırakıyor. Bir şeyler söylüyor.

Şimdi sesini duyuyorsunuz, aman ALLAH’ım…

Sözler hacim kazanıyor dudaklarında. Bu kelimeler o an yaratıldı sanki.
Hafifçe tebessüm ediyor.
Bakışlarınızı kaçırıp, sehpanın arkasına biraz daha saklanıyorsunuz şimdi. Daha önce tebessüm eden birini hiç görmemiş olduğunuzu düşünüyorsunuz.
Okuduğunuz menkıbeler kalbinize hücum ediyor.
O elleri birbirine kenetliyor.
Odaya ondan yayılan,dalga dalga yayılan tevazu… Bakışlarını yerden kaldıramıyor gibi.
Sanki mahcup bir ifade var yüzünde.
Siz biraz daha saklanıyorsunuz yanınızdakinin arkasına doğru. Ne zamandır burada olduğunuzu düşünüyorsunuz.
Bir cevabınız yok.
Burada, bu anda ruhunuzu teslim etmek istiyorsunuz.
Edebin,tevazunun tarifi ondan önce nasıl yapılıyordu acaba, diye soruyor içiniz de bir ses.
Gözlerini kapatıyor birden.

Sanki bir şeyler söyleyecek. Sol elini sağ avucunun içine alıyor. Kapıdaki adam bir tepside çay bırakıyor sağ yanına. Bakışları yerde hala. Bakışını kaldırıp tebessüm ediyor. Hoşgeldiniz, diyor, kainat o sözden ibaret kalıyor .Fısıltıyla hoş bulduk demeye çalışıyorsunuz. Ama dudaklarınız sizi dinlemiyor. Ne dediğinizi, nasıl dediğinizi bilmiyorsunuz .
O’nun elleri kenetli hala. Parmaklarına takılıyor gözünüz.
Dikkatinizi toplamaya çalışıyorsunuz. Söylediği hiçbir şeyi unutmamalıyım, diyorsunuz. O sohbete devam ediyor. Bundan önce söylediklerini düşünüyorsunuz, sahi ne demişti?

Aklınızda hiçbir şey yok. Vazgeçiyorsunuz hatırlamaya çalışmaktan. Orada olmanın hazzına bırakıyorsunuz kendinizi.
O anlatmaya devam ediyor, niyetten bahsediyor. Söz veriyorsunuz kendinize. Her sabah evden çıkarken…nasıldı o cümle? Hatırlamaya çalışıyorsunuz, kalbiniz susmuyor. Ellerini arkadan bağlamış bir adam geldi,diyor. Mahşeri düşünüyorsunuz. Onu çıkartıp asfalta koydu… Ağlamaklı oluyorsunuz birden, kalbinizi bildiğini biliyorsunuz, kalbiniz bunu bilmiyor. Mahşerde nasıl tanıyacak bizi diyor.

Sus diyorsunuz içinize, susmuyor. O çayından bir yudum daha alıyor. Kalbinizdeki o ses bağırmaya devam ediyor.
Milyarlarca insanın içinde bizi nasıl bulacak? Bir kutuyu tarif ediyor o sıra. Yüzünüz kızarıyor.
Halının altına girmek istiyorsunuz. Başınız omuzlarınıza gömülü ama size baktığını biliyorsunuz. Ses devam ediyor:Mahşerde nasıl tanıyacak bizi?
Ani bir sessizlik…O birden susuyor. Siz kalbinizi söküp atmak istiyorsunuz. Sessizlik müthiş. Yeniden tane tane anlatmaya başlıyor:

Bir adam vardı. Garip,kimsesiz bir adam.
Bağ-bahçe işleriyle uğraşır,sebze-meyva yetiştirirdi. Şehir pazarı oldu mu, mahsulünü devesine yükler, satmaya götürürdü. Nehrin üstünde ki köprüden geçer, pazara gelirdi. Akşama kadar satabildiğini satar, satamadığını devesine yükler, evine dönerdi. Bir gün adamın devesi yavruladı.
Artık pazara giderken yavru deveyi de yanlarına alıyorlardı. Köprüden geçerken yavru deve nehre yuvarlanıp öldü. Annesi orada feryat edip inlemeye başladı.
Ne zaman o köprüden geçseler deve orada durur, feryat ederdi.
Adam devesinin haline üzülür, bu kadar figan ediyor, ciğerleri hasretten yandı, delindi derdi. Bir gün deve ortadan kayboldu.

Köylü yükünü omzuna alıyor, pazara böyle gidip geliyordu.
Bir zaman sonra devesini bir başka adamın yanında görünce sevindi, bu deve benimdir, dedi. Ama adam oralı olmuyor, devenin sahibi benim, diyordu. Münakaşa ettiler, anlaşamadılar.
Mahkemelik oldular. Kadı efendi devenin gerçek sahibini anlamaya çalışıyordu.

Köylü dedi ki: Benim devemin bir yavrusu vardı, köprüden düşüp öldü. Yavrusunun ardından öyle feryat ederdi ki ben ciğeri delinmiştir derdim. Deveyi keselim. eğer ciğeri delikse bu adam bana bir deve alsın, değilse ben ona bir deve alırım. Kadı efendi diğer adama baktı. Adam olur deyip kabul etti. Deveyi kestiler, baktılar ciğeri deliktir. Devenin sahibinin kim olduğunu anladılar.

Aşıkların ciğerleri de deliktir, maşuk onları nerede olursa olsun, bilir tanır.

O sözünü bitirirken, siz kan-ter içinde kalıyorsunuz. Kaçmak,kaybolmak, yok olmak istiyorsunuz. Ellerinizi ciğerleriniz üzerinde kavuşturmuşsunuz. O size hiç bakmıyor. Kalbinizden utanıyorsunuz.
Çayından bir yudum daha alıyor.
Ellerine sarılmak istiyorsunuz.
Dudaklarınızda ki teri siliyorsunuz ellerinizle.

Boğazınıza bir hıçkırık düğümleniyor.
Başınızı hiç kaldıramıyorsunuz, ama her şeyi görüyorsunuz sanki. Yanında bir adam var, elindeki kağıtları gösteriyor.
O bir şeyler soruyor adama.
Her şey bir hayal gibi. Bir şey tarif ediyor.
Parmakları kağıdın üzerinde. Ben burada mıyım, diye düşünüyorsunuz.
Adam kağıtları toplayıp kalkıyor. Siz dizlerinizin üzerinde daha bir toparlanıyorsunuz. Üç şeker veriyor adama. Başınızı kaldırıp etrafa bakıyorsunuz, sizinle gelenlerden kimse yok orada!Hıçkırarak ağlamaya başlıyorsunuz.
Biri sarsıyor sizi. Ezan sesi geliyor uzaklardan.
Kan-ter içindesiniz. Bir feryat yükseliyor ta ciğerinizden.
Biri daha hızla sarsmaya başlıyor sizi. Aç artık gözlerini, dediğini duyuyorsunuz.

Ezan sesi berraklaşıyor.
Yatağınızın üzerindesiniz.
Titriyor hıçkıra hıçkıra ağlıyorsunuz.
Elleriniz göğsünüzde bağlı.
Ezan sesi geliyor uzaklardan…

Serdar Tuncer

KUŞUN NASIHATI

adamın biri bir tarlakuşu avlamış idi. kuş ona beni tuttun ya. ne yapacaksın’ dedi

adam kesip yiyeceğim dedi. kuş ben semiz değilim .ne etim var ne budum. ne seni doyururum ne de derdine derman olurum.

gel beni. sal bende sana üç şey öğreteyim ki beni yemenden senin için daha hayırlıdır ama .birini elinde iken . diğerini.ağacın dalına kondoğumda sonuncusunuda. yükseldiğimde söylerim .

adam peki söyle bakalım dedi .

1. kuş adamin elinde iken elinde kaçırdığın şeye fazla üzülerek kendini helak etme dedi?? adam saldi

kuş uçtu ağacın dalına kondu ve ikinci nasihatini söyledi

.2. olmayacak şeylere inanip bel bağlama??
sonra iyice yükseldi ve adama ey ademoğlu yazık sana eğer beni kesse idin içimde 90 gr ağırlığında inci bulurdun dedi

adam iyice hayflanıp dövünmeye başladı sonra kuşa peki üçüncü nasihatini söyle dedi

..3. küş sen . ilk ikisini dinlemedin ki. diğerlerini söyleyeyim” sana elinde kaçırdığın şeye fazla üzülme dedim?? üzüldün .olmuyacak işe inanma dedim?? . inandin . benim içimde nasıl 90. gr.inci olur ki . bütün tüyüm. ettim ve kemiğim o kadar GeLmez dedi….

Allah için Allah de.

Çingene Ali, umutsuz bir şekilde padişahın kızı Selma’ya âşık olmuştu. Umutsuzdu çünkü âşık olduğu kişi padişahın kızı, kendisi ise bir Çingeneydi. Ama âşık olmuştu bir kere, aklı fikri padişahın kızı Selma’daydı. Selma’nın aşkından Mecnun’a dönmüş bir şekilde kafasını bir o yana vuruyor, bir bu yana vuruyordu…Vakit geçtikçe Çingene Ali’nin nâmı şehre yayıldı. Civardan geçen kervanların haber vermesiyle Çingene…

Onu sevenlerden biri:

– Sen bir de Abdulkâdir Geylânî’nin halifesi olan Ali Heytî Hazretlerine git, akıl danış, dedi.

Ali, umutsuz ve çaresiz bir şekilde derdini anlattı Ali Heytî Hazretlerine.

– Ali, padişahın kızına kavuşabilmek için ben ne dersem yapmaya razı mısın, dedi Ali Heyti. Çingene Ali gözlerini dört açmış bir şekilde:

– Sen bana padişahın kızı Selma’yı getir; ne dilersen yaparım, uğruna her şeye hazırım, cevabını verdi. Ali Heyti’nin “Ben ne dersem yapacaksan bu iş olur; ama ne dersem yapacaksın, itirazsız” şartını derhal kabul etti Çingene Ali.

Ne olursa olsun Allah diyeceksin

Ali Heyti Hazretleri Çingene Ali’yi bir dağın tepesindeki mağaraya götürdü.

– Şimdi burada şu kayanın üstüne otur ve kim gelirse gelsin, ne olursa olsun umursamadan Allah diyeceksin, diye tembihte bulundu. Çingene Ali, şaşkın bir şekilde:

– Allah demekle padişahın kızının ne alâkası var, dedi.

Ali Heyti Hazretleri kızgın bir şekilde

– Ali soru yok! Sen dediğimi yap kız sana gelecek inşaallah, diye konuştu.

Çingene Ali söylenene uyarak “Allah, Allah, Allah” demeye başladı.

Ali Heyti Hazretleri haftada bir yemek getiriyordu. Çingene Ali, “Hani padişahın kızı, ne oldu, niye gelmedi?” sorularına her defasında “Allah de” cevabını alıyordu.

Ali aşkının tılsımından bir denileni iki etmiyor, kıza kavuşma ümidiyle her şeye, herkese “Allah” diyordu.

Hiç durmadan Allah diyen bir veli

Vakit geçtikçe Çingene Ali’nin nâmı şehre yayıldı. Civardan geçen kervanların haber vermesiyle Çingene Ali, memleketin uzağından gelmiş, ıssız bir mağaraya sığınmış bir büyük Allah dostu, hiç durmadan Allah diyen bir veli olarak şehirde anılmaya başlandı. Öyle ki, onun hakkında, nice kerametler söylendi, nice kişiler onun tılsımlı nefesinin kudretinden bahsetmeye başladı.

Ali Heyti Hazretleri Ali’nin yanına haftada bir uğruyor yemek getiriyor, Çingene Ali, O’nu her gördüğünde “Hani kız nerede, niye gelmedi hâlâ?” diyordu. Ali Heyti hazretleri ise “Az kaldı, bekle, Allah de” karşılığını veriyordu.

Bir gün geldi, padişahın kızı hastalandı. Hastalık karşısında memleketin bütün tabipleri çaresiz kaldı. Padişaha:

– Efendim memleketimizin büyüklerinden Allah dostu bir Ali Heyti Hazretleri var, bir de ona soralım bu hastalığa biz çare bulamadık, dediler.

Padişah, Ali Heyti Hazretlerini huzuruna davet etti. Meramını anlattı.

Ali Heyti Hazretleri:

– Padişahım, dedi, memleketimizde ün salan, bir dağın tepesindeki mağarada sürekli Allah diyen birisi var, belki o bir şeyler yapabilir.

Padişah zaten o kişinin nâmını çoktan duymuştu. Derhal dağa doğru gidilmesi, o Hazretin görüşünün alınması için emir verdi.

Ali Heyti Hazretleri, Çingene Ali’nin yanına geldi. Ona:

– Evlâdım, padişah maiyetiyle senin yanına geliyor. Sana ne teklif ederse etsin, kabul etme, toprak, altın, makam… Hiç birisine iltifat etme ancak kızını teklif ederse zevceliğe kabul et, dedi.

Çingene Ali, daha bir şevkle “Allah” demeye başladı. Tam kırk gün dolmuştu o mağarada Allah demeye devam edeli, aklında padişahın kızından başka hiç bir şey yoktu.

Allah için Allah dedi, kalbi dayanmadı

Padişah maiyetiyle mağaraya geldi. Baktıki bir derviş hararetle “Allah, Allah” diyor, imrendi. “Ne hoş bir insan, dünya hiç umurunda değil, dedikleri kadar varmış” diye düşündü. Ali Heyti Hazretleri, Çingene Ali’ye, padişahın meramını aktardı. Ali “Allah, Allah” dedi. Ali Heyti Hazretleri padişaha dönerek:

– Padişahım gördüğünüz gibi, sadece Allah diyor. İltifatını celbetmek için, bize yüzünü dönmesi için ona hediye verseniz dedi.

Padişah, Ali’ye mülk hediye etmek istedi. Ali ” Allah” dedi… Padişah makam teklif etti… Ali “Allah” dedi. Padişah altın dedi… Ali ” Allah” dedi…

Ali Heyti Hazretleri, padişaha yaklaşarak:

– Padişahım, dedi, bir de kerimenizin izdivacını teklif etseniz.

Padişah düşündü: Bu adamdan daha lâyık kim olabilirdi ki kızı için… Sürekli Allah diyen, dünyaya bel bağlamayan bir Allah dostu, halk da onu çok seviyor…

– Kızımın nikahını alır mısın? dedi.

Ali, yanlış mı duymuştu, padişah ona kızının, Selma’nın nikahını teklif ediyordu… Hem de kime, Çingene Ali’ye… Neden, neden, neden? Ali düşündü, düşündü…

– Ben ki bir kız için, aşkım için kırk gün sadece Allah Allah dedim; emelime kavuştum, kıza kavuştum… Ya Rabbi! Ya Senin için, şanın için Allah deseydim, bana ne büyük lütuflar verirdin… Sen ne yüce bir hükümdarsın! Ey şanı Yüce, Çingene Ali’nin de padişahın da Rabbi Allah, dedi ve oracıkta can verdi…

Rivayet edilir ki son nefesiyle ermişler arasında yerini aldı Çingene Ali…

Şeyh Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) Hz.’nin Halifelerinden Şeyh Ahmet el-Vani Hz. ile Yaptğıımız Mülakat;

Efendim Seyda Hz. hakkında bahsedermesiniz?

ŞEYH AHMET EL VANİ HZ.: Elehmdülillahi rabül Alemin essalatü vesselemü ala hayrihi ve halkıhı Muhammedin ve alihi eshabihi ecmain. Seyda (K.S.) çok büyük bir zatti. O herkes tarafından Menzil mürşidi olarak bilinen alim bir zattı. alem onu öyle tanıyordu. Lakin, filhakikat Seyda Hz.’nin (K.S.) yaptığı ameller, hareket, sekanetlar Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretlerinin ahlakına benziyordu. Kur’an-ı Kerimin ibaresine benziyordu.

Tabii insan orda, onun yanında kalmadığı zaman tam hakkıyla onu tanımıyor. Allah (C.C.) lütfu keremiyle, saadetın himmetiyle biz orda, onun yanında çok kaldık. Küçükken hayatımız orda geçti. Ben 1948 doğumluyum. allah’ın (C.C.) lütfu kremiyle onunla ilk karşılasmamız 1957-58’de nasip oldu. Küçük yaşta 11-12 yaşında Gavsın (K.S.) dergahına gittim. O zaman Sultanımız (K.S.) talebyedi. Medresede tasil görüyordu. Gavsın dergahında o zaman 30-40 tane talebe vardı. Bu talabeler işerisinde Seyda Hz. (K.S.) tej şahıs olarak gözüküyordu. O kadar halim o kadar muttaki, o kadar sukünetliydi ki, çok harikaydı. Yani insan diyordu ki bu insan değli melektir.

Seyda Hz.’nın (K.S.), Resulullah (S.A.V) Hz.’ne çok mutaabatı vardı. Resulullah’a (S.A.V) 40 yaşındayken risalet gelmişti. Sultanımız (K.S.) ona mutabaat yapmış, 40 yaşında halifelik icazetini gavsımız (K.S.) ona vermiştir. Halifelik emri tabi manevi bir emirdir. bu manevi emir, Cenab-ı Rebbül alemin tarafindan, Resulü Ekrem’in ve Saadat-ı Kiram’ın mürşide bildirmesiyle oluyor. Mürşidin haberi oluyor ve bazen o zatın, o halife olan kişinin de haberi oluyor. yinye Saadat-ı kiram yoluyla veya rüyayı sadıkla haberi oluyor. Sultanımız (K.S.)’a halifelik emri geldiğinde, gavsımız (K.S.) Suriye’de vefat etmiş mürşidinin yanı şeyh Ahmed-el Haznevi’nin (K.S.) yanına götürmüş. Tabi Şahı Hazne (K.S.) o zaman hayatta değil, onun oğlu Şeyh Alaaddin irşad yapıyordu, o zaman hayattaydı.

Gavsımız (K.S.) demiş ki: “Kurban Seyyid Muhammed Raşid’e böyle emir vardir, Saadetların işasetleri vardır, Resulü Ekrem’in (S.A.V) işareti vardır, halife olmak için, ben sizin kapınızın dergahına getirdim. Şah-ı Hazne’nin dergahına getirdim, onun merkadına getirmişim. Siz bu halifeligi tebliğ edeceksiniz, icazeti vereceksiniz”. Şeyh Alaaddin (K.S.) demiş ki: “Seydam, (Gavsımız Şehy Seyyid Abdulhakım (K.S.) ona da ders verdiği için Seyda demiştir) senin oğlun Şeyh Muhammed Raşid (K.S.) öyle büyük bir evliya, öyle bir erkek, öyle bir Allah dostu ki, burada böyle halifelik vermeği ben layık görmüyorum. Ancak bunu Resulü Ekrem’in (S.A.V) yanına görüreceksin, Ravzayı Mutahharanın yanında, orda manen de Resulü Ekrem (S.A.V) ona tebliğ edecek, zahiri olarak da siz orda vereceksiniz. Ancak öyle layık görüyorum”. o zaman Gavsımız (K.S.) onun emrini yerine getirmek için Cenab-ı Rebbül alemin için, Resulü Ekrem (S.A.V) hatırı için daha fazla feyz, daha fazla maneviyat vermek için onu aldı götürdü. Medine-i Münevvere’de Resulullah (S.A.V)’ın, Ravzayı Mutahharanın yanında halifelikk tebliğ etti.

Bu halifelik almak tam Resulü Ekrem’e (S.A.V) mutabaat olmuştur. 40 yaşındayken halifeklik icazeti almıştı. Ondan sonra irşada başlamıştır. bilindiği gibi Resulü Ekrem’e (S.A.V) 40 yaşındayken risalet gelmiş ve risalet irşadına başlamıştır. İkincisi Sultanımız (k.s.), Resulü Ekrem’e mutabaat yapmıştır. Hicreti, aynı Resulü Ekrem’in (s.a.v.) hicreti, Kasrik’ten Menzil’ e hicret etti. Yine İslamiyet için, bu tarikatı yaymak için, İslamiyeti yaymak için tam Türkiye’nin ortasındaki bütün müslümanlar her tarftan gelsinler menfaat alsınlar diye o niyetle (niyeti Allah (c.c.) rızası için yaptı) oraya gitti. Adıyaman Kahta ilçesi Menzil köyünü seçti ve orada para ile köy aldı. Orada ev yaptılar. Tabi bazı şeylerde oldu. Akrabalar da komşular da eziyet verdiler. Münkirler de eziyet verdi. Aynı Resulü Ekrem’e (s.a.v.) mutabaat olarak nasıl akrabaları, müşrikler eziyet verdiği gibi. Resulullah (s.a.v.) Cenab-ı Rabbül aleminin emriyle hicret etti. Menzil’in eski ismi de Menzil’di… sonra Sultanımız (k.s.) Menzil ismini Buhara olarak değiştirdi. Resulü Ekrem (s.a.v.) Mekke’yi Mükerreme’den hicret edip, Medine’ye gittiği zaman; Medine’nin ismi Yesrib’di. Resulü Ekrem (s.a.v.) bu ismi Medine-i Münevvere olarak değiştirdi. Sultanımızın (k.s.) Menzil ismini Buhara olarak değiştirmesi Resulü Ekrem’e (s.a.v.) mutabaattı. Sultanımızın üçüncü mutabaatı Resulü Ekrem’in (s.a.v.) 63 yıl yaşaması iledir. Sultanımız da O’nun gibi 63 yıl yaşadı.

Hatta Sultanımız vefatından bir gün evvel, Allah-u Alem, dayımız Seyyid Hacı Nureddin’e sordu; “Resulü Ekrem’in (s.a.v.) yaşına girdim, tamam oldu. Ben yaşımın Resulü Ekrem’in (s.a.v.) yaşını geçsin istemiyorum” dedi. O akşamın ertsei günü, cuma günü, Sultanımız vefat etti. Resulü Ekrem’e (s.a.v.) başka bir mutabaatı, Cenab-ı Rabbül alemin öyle lütfu ihsan etmiş ki nasıl Resulü Ekrem (s.a.v.) bütün aleme inen rahmetti. Cenab-ı Rabbül alemin O’nun hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle emretmiştir: Estauzubillah “Vema erselnake illa rahmetellil alemin” sadece bizim alemimize değil. Ey benim Habibim, seni bütün alemlere rahmet olarak gönderdim. Çok alem vardır. Binlerce alem vardır. Alemi insan vardır, alemi kübra var, alemi hayvan var, çeşit çeşit cemadat var, kafir bir alemdir, müslüman bir alemdir.

Resulü Ekrem (s.a.v.) herkese rahmetti. Herkes Resulü Ekrem’den (s.a.v.) menfaat almıştır. canlı cansız, müslüman kafir herkes menfaat almıştır. Resulü Ekrem (s.a.v.) meşrebi amdır (umumidir). Lakin başka peygamberler bir memlekete, bir kavme, bir köye gelmiş, bir şehre, bir eve gelmiş, kendi nefsine peygamber olmuş. Resulü Ekrem (s.a.v.) bütün aleme Peygamber olmuştur. Şimdi mürşidde öyle. Çeşit çeşit, sayılamayacak kadar evliyalar, mürşidler, alimler gelmişler, halife olmuşlar, irşad sahibi olmuşlar. Herkes kendi çevresine göre, kendi evini, kendi köyünü, kendi memleketini irşad yapmışlar. Tabi dereceleri Cenab-ı Rabbül aleminin yanında, kimse bilmiyor hangisi daha büyüktü.

Diyelim ki misal olarak Gavs Seyyid Sıbgatullahi Arvasi (k.s.) büyük bir zat idi, çok acayip keramet sahibiydi, çok takva idi. O nereliymiş, Hizanlı. Hizan Bitlis’e bağlıdır. İkincisi Seydayi Tahi (Şeyh Abdurrahmanı Tahi) (k.s.) ariflerdendi, çok büyük bir zatdı, o da oraya bağlıydı, yine Hizan’a, Gavs’a bağlıydı, Oda Bitlis’e. Üçüncüsü Şeyh Fetullah Verkanisi (k.s.), o da çok büyük zat, o da oraya bağlıydı. Hazret (k.s.) da aynı öyle, bu dört şahıs büyük zatlar büyük mürşidler. Bunlar bir memleketi tamam ve ihya etmişler, çok geniş bir kasime hitap etmişlerdir. Cenab-ı Rabbül alemin, hidayet yetkisini bu zatlara o kadar çok vermiştir.

Seyda Hz.’ne (k.s.) gelince; Resulü Ekrem’in (s.a.v.) irşadı amdı (umumi), bizim Sultanımızın (k.s.) irşadı amdı (umumi). Kendi memleketi değil, kendi çevresi değil, kendi devleti değil, bütün dünyanın devletlerine onun irşadı amildi. Herkes ondan menfaat buldu. Şimdi sen kime sorarsan sor, ister askeriyeye, ister emniyete, ister sivile, ister kafire istersen müslümana sorduğun zaman Adıyaman’daki zatı herkes tanıyor, herkes işitmiş herkes tanıyor. Herkes ondan menfaat almıştır. Sultanımız irşadında da Resulü Ekrem’e (s.a.v.) mutabaat yapmıştır.

Resulü Ekrem’in (s.a.v.) ahlakı çok halim, Sultanımız da çok halimdi. Resulü Ekrem (s.a.v.) çok çalışkandı, Sultanımız da çok çalışkandı. Hiç durmadan çalışıyordu. Tedrisat zamanı tedrisat yapıyordu, sohbet zamanı sohbet yapıyordu, irşad zamanı irşad yapıyordu, hatme zamanı hatme yapıyordu, okumak zamanı Kur’an-ı Kerim okuyordu. Ondan sonra ek işlerle uğraşıyordu, dergah işleriyle uğraşıyordu. Evi de temizliyordu. Resulü Ekrem (s.a.v.) nasıl ki kendi evini, kendi odasını süpürmüş, temizlemiş yatağını kaldırmış, Sultanımız da aynen öyle. Hiçbir zaman bu iş, kadın işidir, bu iş çocuk işidir, işçinin işidir demiyor her işe koşuyordu. camiden çıktığı zaman, değirmen nasıl çalışıyor, fırın nasıl çalışıyor, hayvanların yemi nasıldır, hayvanlara işçiler nasıl bakıyorlar, harman nasıl oldu, buğday nasıl oldu, mercimek nasıl oldu, bütün bu işleri önce kendisi yaparak gösteriyor ve işlerin yapılmasını sağlıyordu. Sultanımızın (k.s.) gerek dünya işlerinde, gerek ahiret işlerinde niyeti sırf Allah (c.c.) rızası idi. Sofilere de böyle emretti. Dedi ki, “Ben akıl baliğ olduktan bugüne kadar ne iş yapmışsam dünya ve ahiret niyetim Allah (c.c.) rızası idi”. Onun için bizim Sultanımız methetme bitmiyor. O çok harikaydı. Resulü Ekrem’e (s.a.v.) çok mutabaat yapmıştı, eli çok rahmetli, çok şefkatliydi.

Kimsesizlere, yetimlere çok düşkündü, çok seviyordu, çok yardımcı oluyordu. Bilhusus akrabalara, çok sahip çıkıyordu. Herkesin ihtiyacına göre veriyordu. Buğday zamanı, akrabaları, komşuları, fakirleri çağırıyordu, soruyordu, “senin ihtiyacın ne kadardır? Sana ne kadar buğday lazım?” Onlar diyorlardı “Kurban 20 teneke lazım”. O diyordu “al sana 20 teneke götür.” Senin ne kadar yiyeceğin var?” derdi. Bunlarla Resulullah’a (s.a.v.) mutabaat yapıyordu. Onun yanına alimler, şeyhler geliyorlardı. Onlara çok kıymet veriyordu. Onlara çok muhabbet yapıyordu. Onlara diyor ki; “Gayemiz Allah (c.c.) rızası için olsun. daima insan hizmet yapacak.” Hatta böyle bir gün alimler, şeyhler geldiler, Seydamız (k.s.) dedi ki: ” Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle sölemiş hadisi şerifte ‘Küllüküm rain küllüküm mesulin’ hepiniz çobansınız, hepiniz kendi sürünüzden mesulsünüz. Ümmeti Muhammed için çok çalışmak lazım. Her ne kadar hidayet veren Cenab-ı Rabbül Alemin ise de; herkes çalışmak mecburiyetinde. Çalışacak ki Resulü Ekrem (s.a.v.)’in huzurunda perişan olmasın. Gavsı Hizani (k.s.) zamanında bir sofi varmış ismi Ali. Ali devamlı bal çalarmış.

Herkes demiş ki sen bu balı nereden getiriyorsun, elalemin malını niye yiyorsun, sen Allah’tan (c.c.) korkmuyor musun? O zaman Ali gitmiş, oturmuş, düşünmüş. Demiş ki bu millet haklıdır. Ben kendime bir petek, bir arı alacağım evime bırakacağım, herkes bilsin bizim peteğimiz, arımız vardır, ondan sonra bol bol bal çalarım ve soranlara diyeceğim ki, ‘bak benim arım var, peteğim var’. Ondan sonra Ali gitmiş, kendine arı, petek almış gelmiş, evine bırakmış. Arıya demiş ki; ‘Ey arı, vız vız senden, bal benden.’ Seyda Hz. dedi ki ‘hocalar, alimler size de vız vız lazımdır. Siz vız vız yapın Cenab-ı Rabbül alemin bal gönderecek. Bal nerede olacak, bal nereden gelecek siz düşünmeyin. Siz yeter ki vız vız yapın”. Seydamıza (k.s.) birgün şöyle soruldu; “Kurban bazı alimler vardır, bazı şeyhler vardır birbirini sevmiyorlar, birbirine haset yapıyorlar, niye böyle oluyor?”. Seyda Hz. dedi ki: “Ben de acaip karşılıyorum. Halbuki mürşidi kamil öyle olacak, hakiki alim öyle olacak ki, isteyecek ki böyle on tane yirmi tane mürşid olsun.

Hz. Muhammed (s.a.v.) ümmetine hizmet yapsınlar. Ben diyorum ki iki mürşid bir yerde bir memlekette birbirini sevmediği zaman demek ki onların yaptığı iş hakikat değildir. Hakikat olsa birbirlerine çok yardımcı olacaklar. Birbirine çok muhabbetli olacaklar, birbirini çok sevecekler. Zaten bu islamiyetin adabıdır. Şayet bir alim Resulü Ekrem’in (s.a.v.) varisi ise, mürşidi kamil ise, daha daha birbirine yardımcı olacaklar ki, bu dine hizmet olsun diye.”

Sultanımız (k.s.) kendini hiç görmüyordu. Demiyordu ben şeyhim, ben alimim, ben mürşidim, bu kadar alim gelmiş benim dergahıma. Anamız bir gün sordu; “Kurban olayım Seydam ne yaptın, kıyamet koptu, bizim oturacak, yemek yiyecek, yatacak yerimiz kalmadı, her taraf misafir doldu, hiç bir yer kalmadı, ne dışarıda, ne içeride, bu nasıl olacak?”. Seyda Hz. dedi ki “Hani ne olmuş, ne oldu”. Annemiz dedi “Kurban daha ne olacak?”. Seyda Hz. dedi ki “Bana ne, ben ne yapmışım, ben çağırmıyorum.

Bunlar Gavs (k.s.) hatırı için, babamın markadının hatırı için geliyorlar, benim için gelmiyorlar. Kimse beni sevmiyor, benim için de değil, bende birşey yoktur.” Kendinde hiçbir şey görmüyordu. Bazen analarımız diyorlardı. “Kurban olayım hoş cübbeler vardır, hoş taç vardır, sargı vardır, Sultanımız giysin, millet onu güzel görsün.” Seyda Hz. diyor ki; “Şeyhlik sargıyla, cübbeyle olmuyor, elbiseyle olmuyor.” Kendini hiç görmüyordu, kendini sofi olarak, alim olarak da görmüyordu, çok muazzamdı. Seydamızın (k.s.) ahlakı tam Resulü Ekrem (s.a.v.) ahlakı idi. Herkese cevap verirdi, binlerce millet soru sorar, herkese cevap verirdi. Hiç kimsenin kalbini kırmadı, aciz olmadı, herkese de kulak veriyordu, herkesin sözünü dinliyordu. Herkesin aklına ve anlayışına göre cevap veriyordu.

Burada Resulü Ekrem’e (s.a.v.) mutabaat yapıyordu. Devamlı evine, çoluk çocuğuna, ehline, akrabalarına, cemaatine vasiyette bulunuyordu: “Hiçbir zaman haktan ayrılmayın, takva olun, emri marufu yerine getirin, nehyi münkere de mani olsun”. Derdi ki: “Eğer bir insanın bütün dünya malı olsa, emri marufa uygun olmazsa hiç kıymeti yok, illa emri maruf. Ne yapıyorsanız emri maruftan çıkmayacaksınız, münkerlerden de kaçacaksınız. Öyle olmazsa fayda olmaz. İnsan ne kadar büyük olsa ne kadar alim olsa, ne kadar mürşid olsa eğer emri marufa uygun olmazsa faydası yok.”

Hatta birgün Sultanımız (k.s.): “Bir insan gaybı bilse kıymeti yoktur. Haşa şeytan da gaybı biliyor.Bir insan havada uçsa, kerameti o kadar çok olsa, bütün memleketlerde gezse, yine kıymeti yoktur, illa şeriati garraya uygun olacak, illa emri marufa uygun olacak, kuş da havada uçuyor ama kıymeti yoktur. Hatta ki suda geziyor, yine hiç bir zarar görmüyor, onun da kıymeti yoktur. Balık gece gündüz sudadır, hiçbir zarar da olmuyor. İlla insan şeriatı garraya uygun olacak, hareketleri, hep halleri, takvaları tüm şeriatı garraya uygun olsa o zaman insan bilecek ki bu ehildir, layıkdır, bu hakkıyla evliyadır. Öyle olmasa keramet ile havada uçmayla, suda gezmekle bu Allah’ın dostudur veya bunun büyük kerameti vardır denilemez. En büyük keramet şeriati garraya uygun olmaktır.”

Gavsımız (k.s.) çok büyük bir zattı, çok alimdi. Gavsımız (k.s.) Sultanımızı (k.s.) çok seviyordu, tabii baba olarak çok şefkatli, çok merhametliydi. Sultanımız (k.s.) evlat olarak onun karşısında hiç bir gün görmedik ki edebini bozmuş olsun. Gavs (k.s.) hayatında herşeyi Seydamıza (k.s.) bıraktı. Gavsımız (k.s.) darul fenadan darul beka olmadan dört sene evvel Seydamıza halifelik verdi. Sultanımız (k.s.) onun hayatında irşada başladı, herşeyi onun eline verdi, yani bir çok nadir mürşidlerin zamanında çok nadir olaylardan biridir bu. Bu harika bir şey. Bu sadece Sultanımıza (k.s.) mahsustu. Yani onun babası, mürşidi hayattaydı, aynı evde, aynı köyde, aynı dergahta irşadı onun eline verdi, dört yıl önce halifelik verdi,ona icazet verdi ve ona irşad emri verdi, irşad yaptı, teveccüh yaptı,alanen. Hatta bir gün Menzil’e geldiği zaman tabii Gavsımız (k.s.) hayattaydı ben onun yanında okuyordum. Ben zahiri ilmi Gavsımızın yanında okudum. 1957-58’de başladık, 1970’e kadar Gavs (k.s.) yanında kaldık, okuduk, tedrisat gördük. Menzil camisi bazı sofiler tarafından yapılıyordu bazı mühendisler, müteahhitler, inşaatçılar Gavsımıza (k.s.) dediler ki: “Kurban biz projeyi yapacağız, malzemeyi getireceğiz, camiyi biz yapacağız”. Gavs (k.s.) “Peki” dedi. Kendilerine süre tanıdılar zaman bıraktılar. O süre içerisinde onlar gelmediler. Sultanımız (k.s.) geldi, ben de orada hazırdım, dedi ki “Kurban, Ankara’dan gelecekler gelmediler. Öyleyse camimizi biz yapalım, zaman geçti.”

Sofiler camisiz idare etmiyorlar. Yani Menzil’e geldiklerinde cami yoktu, küçük bir mescid vardı. Dedi, peki başlayın! Başladılar. Bir kaç tane usta, 6-7 tane işçi çalışıyordu. Sultanımız (k.s.) onların başında, Allah-u alem temeli bir veya bir buçuk metre taş yapmışlardı. Baktım sonra müteahhitler geldiler, büyük iki araba da kereste ve demir doluydu. O inşaatçiler gelince “kurban niye bizi beklemediniz?” Seyyid Muhammed Raşid öyle istedi dediler. Neyse, gittiler ölçtüler. Dediler ki, bu proje olmadı, bu camiyi yıkacağız, tekrar kendimize göre yapacağız. Gavs (k.s.) “Siz bilirsiniz” dedi. Onlar gittiler. Temelin üzerinde iken Sultanımız (k.s.) “kurban siz ne emrediyorsunuz, şimdi bunlar kabul etmiyor. Bunlar diyor ki bu cami büyük olmuş. Bence bu cami Gavsa (k.s.) anca kafi gelir. Bu cami küçük olur” dedi. Gavs Hz. (k.s.) Muhammed Raşid’e (k.s.) “siz bilirsiniz. Siz kendi dediğinizi yapın.” O da gitti. ( Allah (c.c.) rahmet etsin) Hacı Ömer diyorlar, Batmanlı Ömer Usta geldi. O da taşaronluk yapıyordu. Gavs Hz. ‘ne dedi “kurban, bu inşaatçıların dediğini mi yapalım. Onlara siz bilirsiniz, dediniz. Bir de Seyyid Muhammed Raşid’e (k.s.), siz bilirsiniz dediniz. Bu inşaat nasıl olacak?”. Gel sana söyleyeyim, dedi. “Türkiye değil bütün dünyanın mühendisleri müteahhitleri biraraya gelse Raşid gibi bilmiyor.

Cenab-ı Rabbül alemin öyle bir kamil akıl vermiş, öyle bir bilgi vermiş ki, onun ki gibi kimse de yok. Onun dediği olacak. Evet bu cami anca bana kafi gelecek. Benim zamanım geçtikten sonra onun zamanında bu cami kafi gelmez, Muhammed Raşid isterse bu tarafta bahçe tarafını da ilave edebilir. İsterse güney tarafından ilave edebilir. İsterse doğu tarafından ilave edebilir.” Gavs (k.s.) bunu söylediği zaman Sultanımız orada değildi. Tabii o cami Gavsa (k.s.) kafi geldi. Gavs’tan (k.s.) sonra Sultanımız (k.s.) Gavsımızın (k.s.) işaret ettiği gibi duymadığı halde doğu tarafından, güney tarafından, camiye ilave yaptı. Bu gördüğünüz cami Gavs’ın (k.s.) işaret ettiği gibi Seydamıza (k.s.) kafi gelmedi, tabii. Şimdiye kadar yine devam etmişler ilave etmeye, Şeyh Seyyid Abdulbaki (k.s.) zamanında da. Büyük keramet; odur ki Resulü Ekrem’in (s.a.v.) sünneti seniyyesine çok uygun hareket ediyordu. Hem evinde, hem dışarıda, hem misafirlere hem de işçilere karşı.

Seyda’nın (k.s.) sofilerine tabii büyük vazife düşüyor. Sofiler kendilerinin ahlaklarını çok hoş edecekler. Madem ki Sultanımızın (k.s.), mürşidimizin ahlakı Resulü Ekrem’in (s.a.v.) ahlakı idi. Herşey; İslama uygundu. Demek ki onun elinden tutan, onun yanında biat eden, ahlakı onun gibi ahlaklı olacak. Resulü Ekrem (s.a.v.) diyor ki: “Müslümanlar ahlaka bakıyor”. Bir müslümanın ahlakı uygun oldu mu, herşey uygun oluyor. Ahlak çok mühim, ahlak çok mühim, madem ki mürşidimizin, Sultanımız’ın (k.s.) ahlakı çok hoştu, İslamiyete göreydi, bizim ahlakımız da bütün sofilerin ahlakı da çok hoş olacak. Bu büyük bir vazifedir, çok güzel ahlaklı olmak için sünneti seniyeye uyacaklar.

Yani hiçbir zaman hakaretli, zulümlü olmayacaklar, haramlara yanaşmayacaklar. Emri marufa uygun olacaklar. İşte mürşidi kamilin büyüklüğü o zaman belli oluyor. bu sofidir veya sofi değildir, ne zaman belli oluyor? Güzel ahlakta ve sünneti seniyyeye uyma da belli oluyor. Zaten bizim mürşidimizin, Sultanımızın (k.s.) daima vasiyeti öyleydi. Sofi odur ki ahlakı Resulü Ekrem’in (s.a.v.) ahlakına benzeyecek, ahlakı tam İslamiyete uygun olacak ve sadık olacak, ihlaslı olacak ve çalışkan olacak. Tertemiz olacak, hem zahiri hem manevi. Zahiri öyle temiz olacak ki hiç necis birşey olmayacak Haksız kazanca, günaha, harama yanaşmayacaklar. Bunlar zahirde olacak. Bir de içinden kalbi tertemiz olacak, haset, kibir, nefis, ucub içinde hiç bir şey bırakmayacak. Bu İslamiyet ahlakıdır. Bir insan, sofiliğe kast ederse buna mecbur olacaktır. Nasıl zahiri tertemiz olacak, bir de içi tertemiz olacak. Hatta kibir, ucub, riya, nefs diye hiç bir şey kalmayacak. Öyle olmazsa insanın maneviyatı artmıyor, yani zahiri olarak insan ibadetle Allah’a (c.c.), Allah’ın (c.c.) rızasına yetişmiyor. İnsan illa ahlaken tertemiz olacak.

Nasıl Cenab-ı Rabbül Alemin Resulü Ekrem’e (s.a.v.) emretmiş; “Sen kendini tahir et, elbiseni de tahir et”, ayetini bazı müfessirler Allah’ın (c.c.) lütfu keremiyle mürşidi kamilin yanında tövbe ettiği için, ahlakını sünneti seniyeye uygun hale getirmek için hem içini tertemiz edecektir hem de zahirini temiz edecektir. Yani, hasetten, kibirden. Ve öyle olacak ki kimseye muhtaç olmayacak, çalışkan olacak, cesaretli olacak ve ticarette, memuriyette her ne olursa olsun sadık olacak, ihlaslı olacak, zahir olarak da çalışacak, kalbinden de, manen Allah’tan (c.c.) rızkı isteyecek, bilecek ki bu iş Allah (c.c.) ‘ın emridir. Allah (c.c.)’ın emriyle yapıyorum ve Cenab-ı Rabbül Alemin o sebeple bana helal rızk verecek. Razıkı mutlaka Allah’tır (c.c.).

Biz öyle istiyoruz ki, tabi mürşidimiz öyle emrediyordu. Bir insan Allah (c.c.)’ın lütfu keremiyle biat ettiği zaman ahlakını güzelleştirecek, düzgün olacak, sünneti seniyyeye uygun hareket edecek, kendi ailesiyle, çoluk çocuğuna iyi davranacak, onlara helal rızk kazanacak, helal yedirecek ve ilk olarak din adabını, din emri neyse onları anlatacak. Namaz nasıl kılınır, abdest, gusül nasıl alınır, ahlak nasıl olacak, Resulü Ekrem (s.a.v.) kimdir, nerede doğmuş, nerede vefat etmiş, sünneti seniyyeler nelerdir onları anlatacak. Ailesinden, evlatlarından hiç bir gayri meşru hareket olmaması için gayret sarfedecek ki, o zaman onun tövbesi kabul olmuş anlaşılacak. Onun mürşidi, onu kendine kabul etmiş ve defterine yazmış, kaydetmiş demektir. Eğer bir insan tövbe ettikten sonra aynı eski hareketleri yaparsa, o şahıs demek ki tövbeyi hakiki yapmamıştır. İnsan tövbe ettikten sonra, önceden tam sünneti seniyyeye uygunken tövbe ettikten sonra daha fazla dikkat ederse bu alamettir ki tövbesi kabul edilmiştir.

Eğer önceden hiç bir yaşantısı yokken, düzelip yaşarsa tabii o daha iyidir. Fakat yok aynı eski adamsa, lazım ki bir daha tövbe edecektir, bir daha biat edecektir, mürşidine halini bildirecektir. Efendim, ben tövbe ettim, sekiz şartı yerine getirdim. Bana verdiğin adap talimatını yerine getiriyorum ama artık olmuyor, benim muhabbetim Allah’a (c.c.) çok fazla olmuyor, ne yapayım? O zaman mürşidi onun durumuna göre muamele yapacak. Hatta Seydamız (k s.) Gavs (k.s.)’tan sonra irşada başladığı zaman dedi ki; “Ey millet, eğer siz benim yanıma Allah (c.c.) rızası için geliyorsanız gelin, yoksa seyyid olduğum için, alim olduğum için, Gavs’ın (k.s.) oğlu olduğum için benim yanıma gelmeyin, eğer siz o niyetle gelirseniz ben kıyamet gününde Resulü Ekrem’in (s.a.v.) huzurunda sizden davacı olacağım. Niyetinizi Allah (c.c.) rızası için yapın, öyle gelin. Geldiğiniz zaman, tövbe ettikten sonra eğer ki bu dergahta menfaat görmediyseniz başka mürşide gidin. Belki Cenab-ı Rabbül Alemin size hidayeti burada vermemiştir. Eğer burada hidayetiniz olmadığı takdirde siz başka yere gitmezseniz yine kıyamet günü ben sizden davacı olacağım”. Sultanımız (k.s.) insan, niyetini Allah (c.c.) rızası için yapmalı diyor. Bakın Resulü Ekrem (s.a.v.) “El hubbi lillah vel buğzu lillah” diyor yani muhabbeti de Allah (c.c.) rızası için, buğzu da Allah (c.c.) rızası için yapacaksın.

İnsan önceden ibadet yapıyor, beş vakit namaz kılıyor, oruç tutuyor, zekat veriyor, hacca da gidiyorken, mürşidi kamilin yanına gittiği zaman amelleri de maneviyatı da artacaktır. Kalbinde gaflet bırakmayacak, malında haram varsa o haramı çıkartacak, hukuk varsa üzerinde bırakmayacak, küsmüşse barışacak, aldığı malı iade edecek, velhasıl sünneti seniyyeye uygun olacak. Sultanımız (k.s.) diyordu ki; bizim ibadetimiz bittikten sonra, zikirlerimiz, evradlarımız bittikten sonra biz ne yapacağız, ne yapmak gerekli denildiği zaman devamlı dilinizi damağınıza yapıştıracaksınız, Allah Allah diyeceksiniz, Allah (c.c.) zikri yapacaksınız, derdi. İnsan mürşidi kamile bağlandı mı, ehli tasavvuf oldu mu gece ibadeti yapacak, o zaman sünneti seniyyeye uygun olur.

Gece ibadeti Resulü Ekrem’e (s.a.v.) vacibdi. Onun için ona mutabaat etmek için gece ibadeti yapacaksın, bu ekseriyetle böyleydi. Hatta Sultanımızın (k.s.) adetiydi, geceyi üçe ayırırdı. Bir kısmında, tövbe veriyordu, sohbet yapıyordu, bir kısmında yatıyordu, üçüncü bölümünde ibadete kalkıyordu. Devamlı Sultanımız ibadete kalkıyordu.

Eğer insanın maneviyatı artarsa gece ibadetinden ayrı kalmaz, gece ibadeti yapar ve çok sadık olur, dilinde sadık olur, ibadetinde ihlas olur, yaptığı ibadeti böyle halis olunca Allah razı olur.

GÜL BAHÇESİNDE

Sûfînin biri gönlünü ferahlatmak ve manen bir neşe yaşamak maksadıyla gül bahçesine gitti.

Bir köşeye çekilip âdap üzere oturdu. Gözlerini yumup murakabeye daldı.

Gönlünün derinliklerinde lezzetlere doğru seyir halindeki sûfîyi gören anlayışsız biri, onun uyuduğunu zannederek dürtükledi.

“Ne uyuyorsun? Gözünü aç da şu güllerin güzelliğine, çiçek açmış ağaçlara, yeşermiş çimenliğe bak.

Cenab-ı Hak Kur’an’da, ‘Allah’ın rahmet eserlerine bakınız’ buyuruyor” dedi.

Sûfî, “Ey arzularının esiri olan bedbaht!

Allah’ın en güzel eseri gönüldür. Dışarıda bulunan bağ, bahçe, çiçekler ve bütün yeşillikler gönüldekinin aksi, hayalleri gibidir.

Eğer bu dünyada gördüğün bağlar, bahçeler gönül âlemindeki sevinç selvisinin aksi olmasaydı;

Cenâb-ı Hak bu hayal âlemine ‘aldanma yurdu’ demezdi” dedi.

(Mesnevî’de Geçen Hikayeler-Sayfa 186)…

Gitmiştim..

gidisbd5.jpg 

Gitmiştim.. Saçımdan tırnaklarıma kadar boylu boyunca bir gidiştim…
Durakta beklemekle otobüse binmek arasındaki çırpınışları kaplıyordu aklım.. Aklım öyle sevimsizdir ki böyle zamanlarda, bulutlarla yerkabuğu arasında sıkışır kalırım.. Doyumsuz bir yolculuk şoku ardı ardına gözlerime saplanır..İki adımda bir kavşak serilir önüme. Karasızlık buhranı sonra… Her acının yürüdüğü söylence bir yol vardır.İşte kavşakları hep acıya ayarlanan gidişlerim bu söylenceye aldanır… Kandili kısık bir aydınlıkta zamanın geç kalmışlığında yolları birbirine düğümlerim… Günü ikiye böler acının kılıcı yüzüne yakışan rengi seçer, geceyi giyinir acının kanayan yarıklarından küçük adımlar geçer… Resmi sevinç, içi ezinç başlangıçla gözüm görmeye başlar. Dilim tatlanır, ceplerimde kıvranır ellerim.. Oysa yürek yeniktir hala.Bunu artık kim değiştirebilir. İnsan görebilirse erdiğini soğuk sokaklara sokulma vakti gelmiştir. Alnımdan su eksildiğinde, acıların kayaları küflendiğinde aynalara suretimin sığmadığı zamanlarda gözüme dokunacak bir göz olmadığında sırası gelmiştir çantayı sırtlamanın. o günden sonra bütün kent sokaklarında asit yağmurlarında tek başıma yürürüm. Yüzüm keskin bir mehtapta küskün bir kedi kadar kimsesiz, yüzüm kapalı tüller kadar sessiz…

Az evvel bütün ıışıkların ardına baktım yoktun!!
Bu kentte senin lisanını konuşuyorum aşk boyu.. Lisanım var inanıyorum öyleyse bu gözümü alan sessizlik neden? Bu sağır özlemin failini göster bana.. Her gün yüreğimi ipe götüren bir cellatı arıyorum..
Gözlerimi gösteriyorum kalabalığa gören yok mu? Peki tanıyan celladı mı? Bir yol daha uzadı önüme, kıyısında sıra sıra meşe kolyesi.. Her meşenin gövdesine bir kelime yazıp geçmşim o yoldan..S enden başka kim başarabilirdi ağaçlardan cümle kurmayı…Ve beklediğim oldu ağaçların yolun sonu denize çıktığı..Ben seni denizsizken bilirim… Gözlerindeki son damla maviyi ellerinle saklardın her seferinde.. Daha engelleri aramızdan söküp karşımıza almadan gittin… Deniz sıçradı üzerine, tuza, yakamoza aldanıp gittin!!!

Ne zaman rüzgar saçılsa bir kadıın saçlarına, benim bungun ellerim ağlıyor şimdi.. Gel ben ölmekteyim… Caddelerde adımlarım boğuluyor, gözlerindeki surları katlime örüp durma!! Rengi kokuşmuş yazlara mezarımı kazma!! Naçar oturup ağladığım, güldüğüm çay bahçelerinde denizden donuk gözlü balıklar bakıyor bana.. Vapurların bir bir sana seferi yok.. Gözlerimdeki kayıp ilanlarına aldıran da.. İç bükey bir acıyla geldiğim kentte enkaz oldum.. Bana ayrılan kül bulutlarını soğuruyorum şimdi.. Kanat ve el gibi tutabilir mi bir başka eli ey deniz?

Bugün varlığımın infazına hükmettim.. Durgun bir denizle yanan bir kentin arasında kaldım.. Yamacıma yanaşan şu gemi son kavşağım olsun. İsimsiz olsun.. Eylüle açılıyor dalgalar.. Ah kalbim üzerine çullanacak yine sonbahar.. Sulara sok kanlı saçlarını.. El salla tren istasyonuna, kıyıdaki cam kırıklarını damıt.. Olsa olsa bir sevgiden düşmüştür bu acı.. Peki neden ben oldum bu acının sarnıcı?

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 
Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

      who's online  

HUZURUN RESMI

 
 
Bir gün bilge bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan etti. Yarışmaya çok sanatçı katıldı. Günlerce çalıştılar, birbirinden güzel resimler yaptılar. Sonunda, eserlerini saraya teslim ettiler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden gerçekten çok hoşlandı. Ama birinciyi seçmek için karar vermesi gerekiyordu.

Resimlerden birisinde, sükunetli bir göl vardı. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların huzurlu görüntüsünü yansıtıyordu. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyordu. Resme kim baktıysa, onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu. Diğer resimde dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli gökyüzünden yağmur boşalıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısacası, resim hiç de huzur dolu görünmüyordu.

Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki bir çatlaktan çıkan minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üzerinde ise anne bir kuşun ördüğü bir kuş yuvası görünüyordu. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kuruyor… harika bir huzur ve sükun.

Peki ödülü kim kazandı dersiniz?

Kral ikinci resmi seçti.’Çünkü’ dedi. ‘huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğinizin sükun bulabilmesidir. Huzurun gerçek anlamı budur’

MURAT ÇİFTKAYA

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "


 
Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online  

 

Etiket Bulutu