Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for the ‘İLMİHAL’ Category

HANGİ İŞ İBADETTİR

Muhammed Emin Gül

“Çalışmak da ibadettir!” deyişini duymayanımız yoktur. Bu sözün manası doğru, fakat genellikle uygulaması yanlıştır. Birçok insan, bu sözü farz bir ibadetten kaçmak için söylüyor. Böyle bir ifade, “biz zaten çalışarak ibadet halindeyiz. Şimdi namaz değil, iş zamanıdır. İşin kazası olmaz, namazın kazası olur” anlamında kullanılıyorsa, ortada ciddi bir yanlış var demektir.

İbadet, Allah için yapılan ve kulu Allah’ın rızasına ulaştıran ameller demektir. Bir amelin ibadet olması için iki önemli şart vardır: Birincisi, amelin doğru bir iş olması, ikincisi de Allah rızası için yapılmasıdır.
Salih amel, Allah ve Rasulü’nün yapılmasını emir, teşvik ve tavsiye buyurduğu bütün işlerdir. Farz, vacip, sünnet, mendub gibi dinen övülen işler salih amel olduğu gibi, iyi niyetle ve güzel bir hedef için yapılan mübah işler de salih amelden sayılır.
Mesela bir insanın, hayır yollarında harcamayı düşünerek, helal yoldan ihtiyacından fazla mal kazanması mübahtır ve bu çaba aynı zamanda salih amel kapsamına girer.
Yapılan işin ibadet olması için diğer bir şart da, o iş yapılırken harama girilmemesi ve o esnada bir farzın terkedilmemesidir. Çünkü, hiç kimse Allah’a isyan ederek O’nun rızasına ulaşamaz.
Şu halde, dinin en temel farzı olan namazı unutturacak şekilde üzerine düşülen bir iş, kesinlikle ibadet olamaz. İçinde haram olan işler de ibadet değildir. Yalan, hile, kumar, gasp, hırsızlık gibi yollarla kazanılan mal haramdır. Haram mal ile ibadet yapılmaz. O maldan sadaka verilse, Allah katında makbul değildir.
Ancak bazen, işin ciddiyetine ve meşguliyetin yoğunluğuna göre farzın dışındaki sünnetler ve faziletler terkedilebilir. Vaziyete göre dinin ruhsat verdiği durumlardan yararlanılabilir. Fakat en zor durumlarda bile farz ibadetler korunur, haram mallardan kaçılır.

Bütün İşler İbadet Olabilir
İşte bu gayret ve hassasiyet içinde yapılan bütün çalışmalar, üretimler, hizmetler, emekler ve masraflar sadaka hükmünde olur ve sahibine sevap getirir. Rasulullah (A.S.) Efendimizin beyanı ile, “Helal mal kazanmak her müslümana farzdır ve bu en büyük bir cihattır.” (Tabaranî, Heysemî)
Müslümanın yaptığı her iş, muhakkak kalbine ve ibadetine bir şekilde etki yapar. Bu etki ya iyi, ya da kötüdür. Çünkü her işin ilk hareket noktası kalptir. İbadetin merkezi de kalbtir. Dünyadaki yaşantısını Allah’ın rızasına ulaşmak için düzenleyen bir müminin değil yaptıkları, düşündükleri ve hedefledikleri de büyük önem taşır. Bedenin güzel kulluk yapması için, kalbin güzel düşünmesi gerekir. Ayrıca bütün azaların harama bulaşmaması şarttır.
Demek ki Allah’a kulluk, sadece namaz, oruç, zekât ve hac değildir. İyi niyetle ve edebe uygun hareket edilerek yapılan bütün işler ibadete dönüşür, kulu Allah’a yaklaştırır, manevi derecesini yükseltir. Böylece rahmete vesile, cennete vasıta olur. İş ve ibadet dengesini güzel kuranlar, hem dini hem de dünyayı kazanır, iki cihanda şerefli ve mutlu olurlar.

Güzel Niyet ve Biraz Hassasiyet
İmam Gazzali (Rh.A.) İhyau Ulumu’d-Din’de, dünya işi ile uğraşırken dinini düşünenlerin dikkat edeceği hususları ayrıntılı olarak anlatır. Biz bu hususları şöyle özetleyebiliriz:
Dünyada iken ahiretini düşünen bir kimse, her işinin başında niyetini güzel tutmalıdır. Müslüman bir işçi, tüccar veya zenaatkâr, çalışmasıyla iffetini korumaya, dilenmekten kurtulmaya, kimsenin malına göz dikmemeye, dinî vazifelerini güzelce yerine getirmeye, nefsinin, eşinin ve evlatlarının haklarını yerine getirmeye, ihtiyaç sahiplerine yardım etmeye, gücü kadar herkese fayda vermeye niyet etmelidir.
İş esnasında da iffet, edeb, adalet ve samimiyetten ayrılmamalıdır. Kendisi için istediği hayırlı ve bol kazancı diğer müminler için de istemelidir. Kimseyi kıskanmamalı ve kendisinden ileri gidenlere haset etmemelidir.
Bu niyet ve edeb üzere iş yapan bir kimse, çok kazansa hayrını görür, az kazansa bir zararı olmaz; her iki durumda da Allah yolundadır. Halis niyet ve güzel ahlâk öyle bir sermayedir ki, Allah rızasını ve cennetini satın alır.
Yaptığı işle bir hizmet gördüğünü, insanlığın bir ihtiyacını giderdiğini ve sanatıyla en azından fazilet olan bir amel yaptığını düşünmelidir. Bazı sanat ve işler farz-ı kifayedir. Hizmeti kadar sevabı da büyüktür.
Üzerine farz olan ibadetleri aksatmamalıdır. Çarşıyı veya işyerini özlediği kadar, ibadeti ve zikir meclislerini de özlemelidir. Allah’a aşık olan müminlerin eli işte iken kalbi zikirde, aklı ahirette, gözü yeni bir hayır ve hizmettedir. Bir kusur işlerse hemen tevbe etmelidir. Çarşı pazarda tavsiye edilen zikirleri çokça söylemelidir. Gafil kimsenin manen ölü, zikredenin ise diri olduğunu bilmelidir.
İş hırsı ve kazanma arzusu ile yanmamalıdır. Her şey bir takdir ve kadere bağlıdır. Usülünce çalıştıktan sonrasını Allah’a havale etmelidir. Az kazanınca veya hiç kazanamayınca tevekkülü bozulan, imanı azalan, ibadetlerini azaltan kimse tehlikededir. Çok kazanınca şımaran, mala dayanıp Rabbini unutan ve günahlara dalan kimse de tehlikededir.
Haram kazanç ve işlerden kaçtığı gibi, şüpheli ve sakıncalı şeylerden de çekinmelidir. Şüpheli şeyleri küçümseyenler kolayca harama dalarlar.
Her günün ve işin sonunda niyetini, işlerini ve gidişatını kontrol etmeli, kendisini hesaba çekmeli, maddi muhasebesini güzel tuttuğu gibi, iç muhasebesini de güzel yapmalıdır.
Bir insanın kalbi, dünyayı Yüce Mevlâsı’ndan daha fazla seviyor ve özlüyorsa, ciddi bir hastalığa yakalanmıştır ve muhakkak bir manevi kalp doktoruna gitmeli ve onun verdiği ilaçları sabırla içmelidir.
Müslüman, “iş, iş içindir” anlayışı ile hareket etmez. Bizce iş de sanat ve hüner de Allah yolunda, Allah’ın kullarına hizmet içindir. Bilinmelidir ki, Allah katında lanetlenen dünya değil; insanı dünyaya taptıran ve Yüce Yaratıcısı’nı unutturan şeytan, nefis ve arzulardır.
Nefsin hüsrana götürecek emellerinde uyup ömrü heba etmekten Allah’a sığınmak gerekir.

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ ZILHİCCE AYI ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us

ZİLHİCCE AYI

Kur’ân-i Kerim’de Fecr sûresinde "Ve on geceye yemin olsun." ifadesinde kastedilen on gece bazi kaynaklara göre Ramazan ayinin son on günü veya Muharrem’in ilk on günü olarak belirtilse de genel görüs, bu mübarek on günün Zilhicce ayinin ilk on günü oldugudur.
  Kamerî aylarin onikincisi olan Zilhicce ayi, Islâm’in bes esasindan olan hac ibadetinin yerine getirildigi aydir. Bu mübarek ayin 1’inden 10’una kadar olan zaman dilimi "leyali-i asere", yani on mübarek gecedir. 10’uncu gün ise Kurban Bayraminin ilk günüdür. Peygamber Efendimiz (sav) bugünlerin önemini söyle ifade ediyor:
  "Salih amellerin Allah’a en ziyade sevgili oldugu günler bu on gündür! Ondaki her bir günün orucu bir yillik oruca (sevapça) esittir. Ondaki bir gece kiyami (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kiyamina (ihyasina) esittir.
  Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a) diyor ki:
  "Resulullah (sav) dört seyi terk etmezdi: Asure günü orucu, Zilhicce’nin on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahin iki rekât sünneti."
  Ebu’d-Derda (r.a) Zilhicce ayinin önemini söyle anlatiyor: "Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmali, çok sadaka vermeli, çok dua ve istigfar etmelidir. Çünkü Resulullah (sav):
  "Bu on günün hayir ve bereketinden mahrum kalana yaziklar olsun" buyurdu.
  Zilhicce’nin ilk dokuz günü oruç tutanin, ömrü bereketli olur, mali çogalir, çocugu belâlardan korunur, günahlari affedilir, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölüm aninda ruhunu kolay teslim eder, kabri aydinlanir, Mizan’da sevabi agir basar ve cennette yüksek derecelere kavusur." (Sir’a)
  Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapilan amellerden daha kiymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah), tehlili (La ilahe illallah) ve tekbiri (Allahu ekber) çok söyleyin! (Abd b. Humeyd, Müsned, 1-257)
  Allahu Teâlâ’nin bereketli kildigi, Kur’ân-i Kerim’de üzerine yemin edilen, Zilhicce’nin ilk on gecesinde yapilan amellere 700 misli sevab verilecegini Peygamber Efendimiz (sav) müjdeliyor. Bugünler bizlere tevbe etme ve kisa zaman dilimlerinde tekrar çok semere elde etme firsatinin verildigi günlerdir. Biz de Peygamber Efendimize tabi olarak, gündüzleri oruçla geçirmeli, sadaka vermeli, Allahu Teâlâyi zikretmeliyiz.
  
Image Hosted by ImageShack.usArefe Günü
  Arefe, Kurban Bayramindan bir önceki gün, hicrî takvime göre Zilhicce ayinin 9. günüdür. Baska güne arefe denmez. Ülkemizde Ramazan Bayraminin bir önceki gününe de arefe denmistir. Resulullahin (sav) bildirdigine göre:
  "Günlerin en faziletlisi arefe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü disinda yapilan yetmis hacdan faziletlidir. Dualarin en faziletlisi de arefe günü yapilan duadir. Benim ve benden önceki peygamberlerin söyledigi en faziletli söz de: Lailahe illallah vahdehu la serike lehu. (Allah birdir, ondan baska ilah yoktur, O’nun ortagi da yoktur) sözüdür." (Muvatta, Hacc 246)
  Hazreti Aise (ra) anlatiyor:
  "Allah, hiçbir günde, arefe günündeki kadar bir kulu atesten çok azat etmez. Allah mahlukata rahmetiyle yaklasir ve onlarla meleklere karsi iftihar eder ve:
  "Bunlar ne istiyorlar?" der." (Müslim, Hacc 436)
  Resulullah(sav):
  "Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah’in kiymet verdigi bir gündür." diyerek Allahu Teâlâ’nm kiymet verdigi günü hürmet ederek bilinçli bir sekilde yasamaya gayret etmemizi istemistir. Hürmet, verilen nimeti idrak etmekle ve verileni bilmekle, görebilmekle baslar. Arefe gününü günahlara girmeden oruçla, duayla, istigfarla geçirmek kullarini arefe gününde bagislayacagini müjdeleyen Allahu Teâlâ’ya hürmetin ve sükrün bir ifadesidir. (Deylemi)
  Hazreti Ömer (r. a) ile Yahudi arasinda geçen konusmada arefe gününün önemini göstermektedir:
  Hazreti Ömer’in halifeligi zamaninda Yahudilerden birisi: "Ey Ömer, siz bir âyet okuyorsunuz ki, o âyet bize inseydi o günü bayram olarak kutlardik." dedi.
  O âyet, Maide sûresinin üçüncü âyetiydi. Cenab-i Hak söyle buyurmustu:

  "Bugün, sizin dininizi kemale erdirdim ve size nimetimi tamamladim."
  Bu âyet, hicri onuncu yilda, Veda Hacci’nda, arefe günü olan cuma günü ikindiden sonra, Peygamber Efendimiz Arafat’ta "Adba" adindaki devesinin üzerinde vakfede iken nazil olmustu. Deve vahyin agirligina dayanamayarak yere çökmüstü.
  Hz. Ömer’e Yahudiden hangi âyet oldugunu ögrenince söyle dedi:
  "Biz o günü ve o gün bu âyetin Hz. Peygambere (sav) nail oldugu yeri biliriz. Cuma günü arefede bulunuyordu." demis ve o günün bayramimiz olduguna isaret ederek arefe gününün önemini belirtmistir.
  Arefe günü, Hazreti Âdem (as) ile Hazreti Havva’nin Arafat’ta bulustuklari gündür.
  Tevriye, arefe gününden bir önceki güne denir. Peygamber Efendimiz (sav) söyle, buyurmustur:
  "Tevriye günü oruç tutan ve günah söz söylemeyen Müslüman cennete girer."
  Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. Aynca geçmis ve gelecek yilda yapilan tövbelerin kabul olmasina da sebep olur. Arefe günü oruç tutmak da çok sevaptir. Resulullah (sav) söyle buyurmustur:
  "Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselâmdan, Sûr’a üfürülünceye kadar yasamis bütün insanlarin sayisinin iki kati kadar sevap yazilir."
  "Arefe günü tutulan oruç, bin günlük nafile oruca bedeldir."
  "Asure günü orucu bir yillik, arefe günü orucu da, iki yillik nafile oruca bedeldir."
  Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihâd için verilen iki bin ata bedeldir."
  "Arefe günü tutulan oruç, biri geçmis, biri de gelecek yilin günahlarina kefaret olur."
  Arefe günü özellikle bin adet Ihlas okumak büyük zatlar tarafindan tavsiye edilmistir. Hadis-i seriflerde Ihlas sûresini okumanin kul borcu hariç diger günahlarin affedilmesine vesile olacagi söylenmistir.
  "Arefe günü Besmele ile bin Ihlas okuyanin günahlari affedilir ve duasi kabul olur."
  "Peygamber (sav) arefe aksami ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasina, ‘Muhakkak ki ben zalimden baskasini magfiret ettim.’ diye cevap verildi. ‘Zalimden ise mazlumun hakkini alirim.’ buyruldu. Resul-i Ekrem:
  ‘Ey Rabbim, dilersen mazluma cennette mükafatini verir zalime de magfiret edersin.’ diye dua etti ise de Arafat’ta bu duasina Allahu Teâlâ’dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife’de ayni duayi tekrarladi. Bu defa duasi kabul edildi. Resulullah memnuniyetinden ve sevincini belli ederek güldü. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (ra):
  ‘Anam babam size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, sizi güldüren nedir?’ diye sordu. Resulullah(sav):
  ‘Allah’in düsmani Iblîs, Allahu Teâlâ’nin duami kabul ederek ümmetimi affettigini anlayinca topragi alip basina çalmaya ve vay sana helak oldun diye feryada basladi. Iste Seytan’in görmüs oldugum bu feryadi beni güldürdü, buyurdu."
  Arefe gününe saygili olmali, o gün hacilar Arafat’ta vakfe yapip dua ederken manen onlarin yaninda oldugumuzu hissederek dualarina istirak edilmelidir. Böyle bir günde bizi günaha sokabilecek her seyden uzak kalmak gerekmektedir. "Günümüzde arefe, bayramin bir önceki günü oldugu için dünyalik telaslarin en yogun oldugu bir gün olarak yasanmaktadir. Oysa ki arefe insana verilen en kiymetli vakitlerden biridir. Bugünler ibadet ve affedilme günleridir. Hacilarin Arafat’ta "Lebbeyk (Buyur Rabbim)" diyerek dil, irk, ten ayirimi yapilmaksizin bir araya geldigi mahser gününü hatirlatan, kullugun Allahu Teâlâ’ya dualarla, telbiyelerle arz edildigi en kiymetli zaman dilimidir. Resulullah (sav) söyle buyurmustur:
  "Duanin faziletlisi, arefe günü yapilanidir." (Beyheki) "Allahu Teâlâ, arefe günü kullarina nazar eder. Zerre kadar imani olani affeder."
  Allahu Teâlâ bazi geceler dualarin reddedilmeyecegini Peygamber Efendimize (sav) bildirmistir. Rahmet kapilarinin açildigi dört mübarek gece sunlardir:
1- Fitr (Ramazan) Bayrami gecesi,
2- Kurban Bayrami gecesi,
3- Terviye gecesi (Zilhicce ayinin 8. gecesi),
4- Arefe gecesi, (Isfehani)
  Arefe gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir. Saadet-i Ebediyye’de arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacagi söylenmistir.
Arefe günü günahlardan uzak kalanin da bagislanacagi Resulullah (sav) tarafindan müjdelenmistir.
  "Arefe günü Resulullahın (sav) yanında bulunan bir genç, kadınları düşünüyor ve onlara bakiyordu. Resulullah (sav) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadınlardan çevirdi. Genç yine onlari düsünmeye basladi. Resulullah (sav):
  – Kardesimin oglu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkesin kulagina, gözüne ve diline sahip olursa günahlari bagislanir, buyurdu." (Müsned)
  Arefe Günü Yapilmasi Tavsiye Edilenler:
  1- Arefe gününün sabah namazinin farzindan sonra tesrik tekbirleri getirilmeye baslanmalidir.
  2- Arefe günü oruç tutulmalidir.
  3- Arefe gününe hürmet edilmeli, günaha girmemeye dikkat edilmelidir.
  4- Arefe günü çok dua ve istigfar edilmelidir.
  5- Arefe günü 1000 âdet Ihlas-i serif okunmalidir.
  Baska Bir Sey Bilmiyorum
  Mevlânâ’nin talebelerinden biri, hac vazifesini yapmak üzere Hicaz’a gitti. O Hicaz’da iken, evinde hanimi, arefe gecesi bir tepsi helva yapip, Mevlânâ’nin talebelerine gönderdi. Mevlânâ, helvayi kabul edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksîm etti. Herkes hissesine düseni aldigi halde, tepsiden hiçbir sey eksilmedi. Alanlar tekrar aldilar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi. Bunun üzerine helva dolu tepsiyi Mevlânâ mübarek eline alip; "Bu tepsiyi sahibine göndereyim." diyerek disari çikti. Içeri girdiginde, elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayi getiren hanim, tepsisini medresenin mutfaginda aratti, ancak bulamadi. Mevlânâ’yi da bunun için rahatsiz etmedi.
  Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye basladilar. Bu hanimin da beyi Kabe’den dönüp Konya’ya geldiginde, o tepsi esyalarinin arasindan çikti. Kadin tepsiyi görür görmez taniyip, hayretinden dona kaldi. Beyine; "Ben arefe gecesi bu tepsi ile helva yapip Mevlânâ’nin talebelerinin yemesi için göndermistim. Tepsiyi ertesi günü arattigim halde bulamadim. Nasil oldu da bu tepsi senin eline geçti?" deyince, sasirma sirasi haciya geldi. O da; "Arefe gecesi haci arkadaslarimla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadirin kapisindan bir el bu tepsiyi uzatti. Biz de tepsiyi aldik, elin sahibini arastirmak da aklimiza gelmedi. Helvayi yedikten sonra tepsiyi tanidim. Kimseye vermeyip esyalarin arasina koydum. Baska bir sey bilmiyorum." dedi. Bunun Mevlânâ’nin bir kerameti oldugunu anlayinca, ona olan bagliliklari daha da artti.
  
Image Hosted by ImageShack.usKurban
  "Rabbin için namaz kil ve kurban kes." (Kevser Sûresi: 2)
  "Biz her ümmet için bir kurban kesme ibadeti koyduk ki, kendilerine Allah’in rizik verdigi hayvanlari kurban ederek üzerlerine O’nun adini ansinlar. Rabbiniz tek bir ilahtir. Yalniz O’na teslim Olun." (Hacc Sûresi: 34)

  "Biz kurbanlik develeri de size Allah’in (dininin) isaretlerinden yaptik. Onlarda sizin için hayir vardir. Onlar ön ayaklarini sira halinde yere basmis durumda iken üzerlerine Allah’in ismini anin (da kesin). Yanlari yere düsüp canlari çikinca da onlardan yeyin, kanaat eden (fakir)e de, isteyen (fakir)e de yedirin. Allah onlari size boyun egdirdi ki, sükredesiniz." (Hacc:36)

"Onlarin ne etleri, ne de kanlari Allah’a ulasir, fakat O’na sadece sizin takvaniz ulasir. Sizi hidâyete erdirdiginden dolayi Allah’i büyük taniyasaniz diye o, bu hayvanlari böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananlari müjdele!" (Hacc: 37)
  Kurban, kelime olarak kurb kökünden mastardir, yaklasmak mânâsina gelir. Dini istilah olarak; Allahu Teâlâ’nin rizasini ümit edip yakinligini kazanmak için kesilen hayvana kurban denir.Peygamber Efendimiz hicretin ikinci senesinde, Sevik Gazvesi’nden dönerek Medine’ye geldiginin ertesi günü, (Zilhicce’nin onuncu günü) Müslümanlarla birlikte namazgaha çikti. Ezansiz ve kametsiz iki rekât namaz kildirdiktan sonra hutbe okudu. Bu hutbelerinde kurban kesmelerini Müslümanlara emretti. Kendileri de iki kurban kesti.
  Cabir (ra) diyor ki: "Peygamber Efendimiz (sav) kurban kesme gününde boynuzlu, semiz ve burulmus iki koç kesti. Onlari kesmek için yöneldigi zaman "Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana dogru çevirdim, Ben Allah’a sirk kosanlardan degilim; namazim, öteki hak ibadetlerim, sagligim ve ölümüm bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’indir. O’nun ortagi
yoktur. Ve ben Müslümanlardanim. Ya Rabbi bu kurban sendendir, senin içindir, Muhammed’in ve ümmetinin adina "Bismillahi Allahu Ekber" dedi ve kurbani kesti." (et-Tac. m, 207)
  Hz. Aise (r.a) rivayet ediyor ki: "Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu: Âdemoglu, Kurban Bayrami gününde kan akitmaktan (kurban kesmekten) daha sevimli bir is ile yüce Allah’a yaklasmis degildir. Kanini akittigi hayvan kiyamet günü, boynuzlari, ayaklari ve killariyla gelecektir. Akan kan, yere düsmeden önce Allah katinda yüksek bir makama erisir. Onun için gönül hoslugu ile kurbaninizi kesiniz."
  Kurban, kendilerini Allah’a yaklastiracak, kurtulusa vesile olabilecek firsatlari kovalayan ve Hakk’in rizasini talep edenler için, Allahu Teâlâ’ya götüren bir kurbiyet helezonu ve kanatlanma bayramidir. Kurban Bayrami, Hz. Ibrahim ve Ismail’den günümüze kadar, hep bir kahramanlik, fedakârlik, hasbilik ve teslimiyet sembolü olagelmistir. Hz. Mevlana teslimiyet anlayisini kurban kelimesiyle ayni anlamda kullanir: "Akli Mustafa’ya kurban et." diyerek bizi yakinlasmak için sünnet-i seniyye yoluna çagirir.
  Kurban Rabbimizin bize verdigi emanetleri O’nun her seyin sahibi oldugunu bilerek gönül hosnutluguyla sadece rizasini umarak hakiki sahibine teslim edebilmektir. Rahim, Hakim oldugundan süphe etmeden, Hz. Ibrahim ve Ismail misali…
  Hz. Ibrahim Mekke’deydi. Rüyasinda bir ses: "Ey Ibrahim! Allah, oglun Ismail’i kurban etmeni emrediyor." diyordu. Bu rüya Allah’tan mi, yoksa seytandan mi bilemedi. Zilhicce ayinin sekizinci günüydü. Ertesi gün, ayni vakitte ayni rüyayi görünce, rüyanin Allah’tan oldugunu anladi. Bu bir dostluk imtihaniydi. Allahu Teâlâ’nin dostluguyla sereflenen Hz. Ibrahim’den en sevgili varligini kurban etmesi isteniyordu. En sevgilinin adi Ismail oldugu için, kurban Ismail’in adiydi.
  Zilhicce’nin onuncu günüydü. Hz. Ibrahim o sabah Ismail’e, ip ve biçak almasini, oduna gideceklerini söyledi. Ismail hiç süphelenmedi. Mina mevkiine gelince Hz. Ibrahim rüyayi yavas yavas ogluna anlatmaya basladi. Hayati veren ve alan Allah degil miydi? Allahu Teâlâ simdi ondan emanet ettigi hayati geri istiyordu. Bu çok serefli bir alisveristi. Ismail, babasina teslimiyet ve tevekkülle su cevabi verdi:
  "Babacigim, ne ile emrolunduysan o isi yap. Beni Insaallah sabredenlerden bulacaksin."
  Hz. Ibrahim uzun yillar sahip olamadigi ve yillar yili yaptigi dualarin kabulü olarak kendisine verilen oglunu Rabbine takdim ediyordu. Ismail’in son sözleri su oldu:
  "Babacigim ellerimi, ayaklarimi bagla ki fazla çirpinmayayim. Elbiseni topla ki, kan siçrayip kirletmesin. Annem görür ve üzülür. Biçagi siddetle çal ki ölüm kolay olsun. Beni yüzümün üzerine yatir, yüzüme bakarsan bana acirsin. Ayrica ben de biçagi görmeyeyim, korkuveririm. Annemin yanina vardiginda selâmimi söyle. (Kurtubi, 15-104)
  Hz. Ibrahim oglunu sag tarafina yatirdi, gözlerini bagladi. Biçagi oglunun boynuna olanca gücüyle sürerken "Bismillah" dedi, fakat biçak kesmedi. Biçaga bakti, keskindi. Ikinci, üçüncü defa denedi, biçak yine kesmedi. Hz. Ibrahim yillar evvel kendisini atesin yakmadigini hatirladi. Demek ki bu defa da Cenab-i Hak, biçaga "Kesme!" emrini vermisti, kesmiyordu.
  Bir ses duydu. "Allahu Ekber! Allahu Ekber!" diyordu. Basini kaldirdi: Cibril-i Emin yaninda semiz bir koç oldugu halde inmekteydi. Hamd ve sükür duygulari içinde "La ilahe illallahu vallahu ekber" dedi. Durumu fark eden Hz. Ismail, Cenab-i Hakk’a minnet ve sükranlarini dile getirerek "Allahu Ekber ve lillahil hamd" dedi.
  Aradan asirlar geçmesine ragmen, bütün mü’minler Hz. Ibrahim, Hz. Ismail gibi Rabbinin rizasini umarak Zilhicce ayinin arefe günü, sabah namazindan baslayip bayramin dördüncü günü ikindi namazina kadar "ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER LA ILAHE ILLALLAHU VALLAHU EKBER ALLAHU EKBER VELILLAHI’L HAMD" diyerek minnet ve sükranlarini Rabblerine sunarlar. Bu tekbire "tesrik tekbiri" denilir ve vaciptir.
 
Image Hosted by ImageShack.us Tesrik Tekbirleri Ile Ilgili Fikhi Hükümler
  Tekbirlerin yirmi üç vakit okunmasi, Ebû Yusuf ile Imam Muhammed’e göredir. Fetva da buna göre verilmistir. Ebû Hanîfe’ye göre, tesrik tekbirleri arefe günü sabah vaktinden bayramin ilk günü ikindi vaktine kadar olan sekiz vakit farz namazlarinin arkasindan getirilir. Tesrik tekbirleri birçok fâkihe göre vaciptir. Bazilarina göre ise sünnettir.
  Ebû Yusuf ile Imam Muhammed’e göre farz namazlarim kilmakla yükümlü olanlara bu tekbirler vaciptir. Bu konuda tek basina kilanla imama uyan, yolcu ile mukim, köylü ile sehirli, erkekle kadin esittir. Böyle tesrik tekbirleri cemaatle de, yalniz basina da eda
edilir. Kaza da edilebilir. Erkekler tekbiri açiktan, kadinlar ise gizlice getirir. Vitir namazi ile bayram namazlari sonunda tekbir getirilmez.
  Ebû Hanîfe’ye göre, tesrik tekbirlerinin vacip olmasi için yükümlünün hür, mukîm ve erkek olmasi ve farz namazin cemaatle kilinmis bulunmasi sarttir. Bu yüzden yolcu, köle, kadin ve tek basina namaz kilana bu tekbirler vacip olmaz. Ancak bu sayilanlar imama uyarlarsa, cemaatle birlikte tekbir alirlar. Cuma ve bayram namazi kilinmayan küçük yerlesim merkezlerinde de tesrik tekbiri getirilmez ve cuma günü ögle namazini cemaatle kilan özürlü kimselere de vacip olmaz. Bir yilin tesrik günlerinde kazaya kalan bir namaz, yine o yilin tesrik günlerinden birinde kaza edilse, sonunda tesrik tekbiri alinir, fakat baska günlerde veya baska yilin tesrik günlerinde kaza edilse, tesrîk tekbiri alinmaz. Bir namazda sehiv secdesi, tesrîk tekbiri ve telbiye bir araya gelse, önce sehiv secdesi yapilir, sonra tekbir alinir, daha sonra da telbiyede bulunulur.
  
Image Hosted by ImageShack.usKimler Kurban Keser?
  Zaruri ihtiyaci disinda 85 gram altin ya da bu bedelde mali olan, hür ve mukim yani yolcu olmayan her Müslüman’in kurban kesmesi vaciptir. Daha önce fakirken, Kurban Bayrami günlerinde aniden kazanç saglayan kisiye kurban vacip olur. Daha evvel zengin olup da kurban günleri aniden yoksul düsen kisiye ise vacip olmaz. Zekat gibi kazanilmis paranin üzerinden bir yil geçmesi gerekmez.
  Bir kisi ancak bir tane vacip kurban kesebilir. Isterse nafile kurban niyetiyle bu sayiyi arttirabilir.
  Kurban kesemeyen kimse bayram için hazirlanir, temizlenir, namaza giderse, kurban kesme sevabini elde eder. Peygamber Efendimiz (sav): "Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kilmistir." buyurmustu. Bir adam kendisine: "Ey Allah’in Resulü! Emanet olarak verilmis bir hayvandan baska bir seye sahip degilsem, onu kesebilir miyim?" diye sordu. Resulullah (sav): "Hayir, ancak saçini, tirnaklarini kisaltir, biyiklarindan alir, etek tirasini olursun. Bu da sana Allah yaninda bir kurban yerine geçer." dedi.
  
Image Hosted by ImageShack.us
Kurbat Etini Kesen Yiyebilir mi?
  Vacip kurbanin sahibi zengin olsun olmasin kestigi kurbandan yiyebilir, ailesine yedirebilir. Bununla birlikte isteyen veya istemeyen fakirlere yedirmek de farzdir. Dagitilan kisim kurbanin hiç olmazsa üçte biri olmalidir. Kisinin, nafakasini temin etmekle sorumlu oldugu kisiler çok olursa, kurbanin etini onlar için vermeyebilir. Kurbanin etini veya postunu satip parasini almak mekruhtur. Böyle bir sey yapilirsa kiymetini tasadduk etmek gerekir. Kurban derisi kasap ücreti olarak da verilemez. En güzeli Allah’a yaklasmak için kesilen kurbanin derisini sadaka niyetiyle vermektir.
Image Hosted by ImageShack.us  Kurbanda Vekalet Olur mu?
  Bir kimse kendi adina kurban kesmesi için baskasini vekil tayin edebilir. Vekalet bizzat verilebilecegi gibi mektup, telefon, faks gibi vasitalarla da verilebilir.
  Bir hisse kurbani sadaka olarak veren en önce tasadduk ettigi kurbani sevindirir. Sonra tasadduk ettigi kisiyi sevindirir. O yuvada yasayan yavrulari sevindirir. Umulur ki bu kadar kisiyi sevindiren insani da Allah sevindirir. Bir beldede kesilen kurban o yer üzerine gelecek belâ ve musibetlere kalkan olur. Cenab-i Allah Ismail’ler ile kurban olacak hayvanlar arasinda insanoglunu serbest birakmistir. Hayvanlarini kurban edenler Ismail’lerini kurtarmistir.
  Bir kurban kesilmesinin sevabindan kestiren kadar kesen de hissedar olur. Kurbanlik hayvani besleyen, alan, satan hissedar olur. Etini pisiren, pisirileni yiyen de hissedar olur. Yemekten sonra söylenen Elhamdülillah bütün hissedarlarin hanesine yazilir.

  Image Hosted by ImageShack.usKurbanin Vakti
  Kurban, eyyâm-i nahr (Kurban kesme günleri) denilen Zilhicce ayinin onuncu, on birinci ve on ikinci günleri kesilir. Onuncu gün kesmek daha faziletlidir. Zilhicce’nin onuncu günü ikinci fecir dogmadan önce kurban kesmek caiz degildir, ikinci fecirden sonra Zilhicce’nin on ikinci günü günes batincaya kadar geçen zaman içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir. Ancak geceleri kesmek mekruhtur. Bayram namazi kilinan yerlerde, imam bayram namazinda iken veya tesehhüd miktari oturmadan önce kurban kesilmesi caiz degildir, selâm verdikten sonra ise kurban kesilebilir. Bayram namazi kilinmayan yerlerde ikinci fecrin dogumundan sonra kurban kesilebilir. (el-Fetâva’l-Hindiyye, V, 295-296)
 
Image Hosted by ImageShack.us Kurban Nasil Kesilir?

Kurban kesmek için biçak önceden bilenip hazirlanir ve hayvanin göremeyecegi bir yere konulur. Sonra hayvan ayaklari ve yüzü kibleye gelecek sekilde sol tarafina yatirilir. Hayvanin sag arka ayagi serbest kalmak sartiyla diger ayaklari baglanir. Bundan sonra tekbir ve tehlîl getirilir. Arkasindan "Bismillâhi Allâhu ekber" denilerek, hayvanin boynuna biçak vurulur. Nefes ve yemek borulari ile sahdamari denilen iki ana damari kesilir. Hayvan sogumaya birakilir, kaninin akmasi beklenir ve sonra derisi yüzülür. Hayvani elinden gelirse, kurban sahibinin kendisinin kesmesi edeptendir. Kendisi kesemezse bir Müslüman’a kestirir. (Mehmed Mevkufâtî, Mevkûfât, sadelestiren: Ahmed Davudoglu, Istanbul 1980, II, 331-332)

Furkan GALIB; "Mübarek Günler ve Geceler", Timas, s.89-105

 

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online  

MAHREMİYET VE TESETTÜR

48413841mi748413841mi7
 
 

   
   Ebubekir Sifil
  
   İnsanı yaratan Allah, dünya ve ahiret selametimiz için koyduğu sınırlara uymamızı bizden talep ediyor.
   Bu çerçevede dinin meşru saymadığı, yani haram işlerden sakınmamızı emrediyor.
   Haram; yani güzel olmayan, yani çirkin olan, yani insanlık onuruyla bağdaşmayan her türlü tutum, davranış…
   Dininin belirlediği ölçülere riayet edip düşük sıfatlardan arınanları ise müjdeliyor.
   Bu müjdeden nasipdar olmak için özenle korunması gereken sınırlardan biri de mahremiyet.
    İffetli ve hayâ sahibi olarak yaşamanın anahtarı mahremiyet.
   Ve müslüman kadının mahremiyetinin tezahürü tesettürdür, yani örtünmedir… 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
   Yüce dinimiz, güzel ahlâkın insanın fıtrî bir özelliği olduğunu vurgular. Yani insan,
 yaradılışından iffetli, namuslu, hayâ sahibidir. Allah’ın verdiğine razıdır, başkalarında olana
göz dikmez. Kendisinde olanı, mahrem alanını da başkalarına göstermez.
   Dinimiz, “haram”, “mahrem”, “avret” gibi kelimelerle ifade edilen hususlara hassasiyetle
 eğilmiş ve bu kavramların anlattığı her ne varsa, onların uluorta sergilenmesini yasaklar.
Hususiliğinin korunmasını ve özenle muhafaza edilmesini emreder.
   İşte bu, en geniş manasıyla örtünme (tesettür) emridir ve “gizlenmek, saklanmak, korunmak,
 açıkta ve ortalık yerde bulunmamak” gibi anlamlara gelen bu emrin muhatabı kadın
-erkek bütün müslümanlardır.
    2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Tesettürü Doğuran İlke Olarak Mahremiyet
   Müslüman, fıtratını yani yaradılış özelliklerini muhafaza ettiği için hayâ sahibidir ve sahip
olduğu bu özellik onu bazı şeyleri başkalarının görmesinden ve dikkatini çekmekten sakındırır.
   Söz gelimi, müslüman için yaşadığı ev, başkalarının serbestçe muttali olmaması gereken
“mahrem” bir ortamdır. Bu sebeple İslâm’da eve “haram” denmiş ve Efendimiz s.a.v.,
 başkalarının evine (mahremiyet bölgesine) izinsiz girmeyi ve başkalarının özel hallerine muttali
olmayı yasaklamıştır. Bunu fiilen kendi özel hayatında da titizlikle uygulayan Efendimiz s.a.v.,
 penceresine boydan boya çift kanatlı perde çektirmiş, kapısını da kalın ahşaptan yaptırmıştır.
   Bu mahremiyete uyma hassasiyetinin, doğal olarak İslâm medeniyetinin ev ve şehir mimarisine
de yansıdığını görürüz. İslâmî mimari, evlerin önünde bulunan ve “hayat” denilen bahçeyi insan
 boyunu aşan yüksek duvarlarla dışarıdan ayırmış, böylece yabancı bakışların bahçe içindeki günlük
 hayata sızması engellenmiştir. 
 Yüce dinimizin öngördüğü bu mahremiyet, sadece evin içiyle dışı arasında cereyan eden bir
hassasiyetin ifadesi değildir. Aziz Kitabımız, aynı ev içinde yaşayanların bile birbirlerinin
mahremiyetine riayet etmeleri, hizmetçilerin ve çocukların, belli vakitlerde ebeveynin odasına
girerken izin istemeleri gerektiğini ifade buyurmuştur: 
“Ey iman edenler! Emriniz altında bulunanlar ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar,
 sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra, yanınıza girecekleri
vakit sizden izin istesinler. Bunlar mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Çocuklarınız ergenlik
 çağına ulaştıklarında, öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi (her geldiklerinde) izin istesinler…”
 (Nur, 58-59) 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Her Yerde Herkes İçin Örtünme
 Kişinin, ev içi ahvalini yabancı gözlerden saklamak için alması gereken tedbirler nasıl birer
“tesettür” ise, toplum içinde mahrem alanımız olan vücudumuzun yabancılara teşhirini önlemek
 için örtünmek de tesettürdür. İslâm alimleri, bir müslümanın vücudunun nerelerini kimlere karşı
ve nasıl örtülü bulundurması gerektiği konusunu, erkeğin erkeğe, erkeğin kadına, kadının kadına
ve kadının erkeğe karşı tesettürü olarak dört başlık halinde ele almışlardır. Bu bakımdan, tesettür
kadın-erkek her müslümanı ilgilendirir. Hiçbir müslüman erkek de tesettürden müstağni değildir. 
Bununla birlikte tesettür konusu daha çok kadının erkeğe karşı tesettürü çerçevesinde yoğunlaşmıştır.
 Tamamen fıtrî, yaratılıştan kaynaklanan sebeplerle kadının tesettürü konusu daha kapsamlı olarak
 ele alınmıştır. İslâm dininin erkekten farklı olarak kadına daha kapsamlı bu örtünme emrinin altında
 yatan temel sebep, insan tabiatında var olan ve dinimizin emir ve yasaklarına uygun olarak
şekilendirilmesi istenen şehevi arzudur. Bu arzu, kontrol altına alınmayıp terbiye edilmediği zaman
birey ve toplumların huzurunu bozacak güçte sonuçlara sebep olmaktadır. İffet, hayâ gibi duyguların
 gelişmesi bu tehlikeyi bertaraf edecek ve bu duygular ancak tesettür ile belirlenen mahremiyet
alanlarında filizlenip gelişebilecektir. Yüce Rabbimiz erkekle kadını farklı yaratmıştır. Fiziksel güç,
 soğukkanlılık, metanet, itidal gibi özellikler genel olarak erkekle birlikte anılırken, kadın zarafet,
 duygusallık, nezaket, şefkat, merhamet gibi özelliklerle donanmıştır. Kadının bu özellikleri ön
plana çıkarıldığında, daha doğrusu “teşhir edildiğinde” haberlerde çokça örneğini gördüğümüz
 türden toplumsal problemler sökün etmekte ve bundan en başta kadınlar olmak üzere bütün
toplum zarar görmektedir. 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
İffet ve Temiz Toplum
 Modern hayat tarzını benimseyen toplumlarda görülen cinsellik temelli suçların, “az gelişmiş”
olarak nitelendirilen toplumlara oranla çok daha fazla olması, yukarıdaki tesbiti doğrulayan
önemli bir şahittir. Hatta ülkemizde bile şehirlerle daha küçük yerleşim birimleri arasında,
 ahlâk zafiyetleri ve kadınların maruz kaldığı çirkin muameleler bakımından büyük farklılıklar
 bulunduğu gözlemlenmektedir.  Bu manzaranın izahını, ahlâkın ve hayâ duygusunun zaafa
uğraması yanında, art niyetli emelleri tahrik eden davranış ve giyim-kuşamlarda aramak
 gerektiğini düşünüyoruz. 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Örtünmenin İçsel Derinliği
 İslâm, insanların sadece dışa yansıyan tavır ve davranışlarını ıslah etmekle kalmaz, aynı
zamanda ve daha öncelikli olarak insanın iç dünyasını, kalbini kötü düşüncelerden ve kötülüğe
 kapı açabilecek düşünce ve duygulardan arındırmayı hedefler. Kadın ve erkeği fıtraten karşı
cinse meyilli olarak yaratan Rabbimiz, insan neslinin devamını bu meyile bağlamış ve fakat
onun kontrolden çıkmaması için de sınırlar koymuştur. Bu sınırları “özgürlüğün kısıtlanması”
olarak görenler, günümüz Batı toplumlarının geneline hakim olan dejenerasyon ve çürümeyi
göz önüne getirmelidir.  Örtünme, müslüman kadın için sadece yabancı bakışlara ve art niyetli
yaklaşımlara karşı bir “korunma aracı” değildir. O, kadınla erkek arasında meydana gelmesi her
an için mümkün ve muhtemel olan meşru olmayan yakınlığı engellemenin de bir aracıdır.
 Bu açıdan bakıldığında, örtünmenin şekli de ortaya çıkar. Kadın-erkek arasındaki cazibeyi,
çekimi, etkilenmeyi engellemeyen örtünmenin de tesettür olmadığı anlaşılır. 
Sözünü ettiğimiz bu yakınlaşmanın önüne geçmek sadece kadının görevi ve sorumluluğu değildir.
 Erkek de kadın kadar sorumludur. “Mümin erkeklere söyle, gözlerini harama dikmesinler,
ırzlarını korusunlar. Çünkü bu daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarından
haberdardır.” “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.
Ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu boyun, kulak, baş, kol ve bacak gibi yerlerini) açıp göstermesinler…
(Nur, 30-31) ayetlerinde hem erkeklere, hem kadınlara haramdan sakınmanın emredilmesi, her iki
 cinsin aynı derecede hassasiyet göstermesi gerektiğini ortaya koyar. İffetli ve temiz bir toplum
oluşturmanın tek yolu budur. 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Onlar Tartışmadılar, Uyguladılar
 Tesettür ayetinin inişinden önceki dönemde kadınlar başlarının yarısını örter, başörtüsünün
uçlarını arkadan bağlar, boyun ve gerdan kısımlarını açıkta bırakırlardı. Ayrıca ev ve dışarı
ortamlarında kadınlarla erkekler karışık bir halde bulunurdu. Tesettürü emreden yukarıda
geçen (Nur, 31) ve “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına,
(ihtiyaçları için dışarı çıkacakları zaman) dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle…”
(Ahzab, 59) ayetleri ile hem erkekler, hem kadınlar harama bakmaktan sakındırıldı,
 mahrem olmayan erkeklerin yanında kadınların başörtülerini yakalarının üzerine kadar
 indirerek boyun ve gerdanlarını kapatmaları ve sokağa çıktıklarında da dış elbiselerini
 üzerlerine almaları emir buyuruldu. Yine Nur suresi 31. ayette buyurulduğu gibi,
“…gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar” emriyle,
 kadınların dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümemeleri ihtar edilmiş ve tesettürle
 hedeflenen şeyin yalnızca şeklî bir düzenleme olmadığı ortaya konmuştu. 
 Tesettür emri inzal buyurulup da Efendimiz s.a.v. tarafından tebliğ edildiğinde, erkekler
evlerine gelip eşlerine bu ayeti haber verdiler. Sahabi hanımlar da vakit geçirmeden çarşaf
gibi şeyleri kenarlarından yırtarak başlarını ayette belirtildiği gibi örttüler. O günden sonra
tesettür müslüman kadının ayrılmaz bir parçası olmuş, onun saygınlığını,
 iffet ve izzetini temsil eder olmuştur. 
  2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
İç-Dış Bütünlüğü
 Dünya hayatı ne kadar garip bir seyirle ilerliyor… Geçen bir kaç asırda anlamlı, önemli, şerefli,
 kıymetli ne varsa zihinlerde tam zıddıyla yer değiştirmiş durumda. Bu pervasız değişim günden
güne ahlâkımızın en kıymetli yerine sirayet ediyor. Ahlâkın en eldeğmemiş yeri, elbette kolaylıkla
 nüfuz edilebilecek bir yer değildir. Bu, birinin canı her istediğinde yapabileceği bir şey değil.
 Bu durum için şu örnek verilebilir: Manaya müdahele etmek, onu yıpratmak, onu ifade etmek
 için kullanılan kelimelere zarar vermekle gerçekleşiyor. Dolayısıyla İslâm için önemli bir değer de
zahir, yani görünüştür. Mana ve niyet gibi batınî haller karşısında görünenin/görünüşün bir önemi yok,
demek abestir. İkisinin birbirini doğurduğu ve doğruladığı unutulmamalıdır. Tesettür gibi son derece
ciddi ve ehemmiyetli bir hadiseye “zahiri durumdur” “manadan habersizlerin işidir” gibi cümlele
r kullanarak saldırmaya çalışanlar, kendi durumunda anlamlı bir şey göremeyip kalplerinin temiz
olduğu vehmine sarılanlardır. Nasıl ki, oruç hem zahiren iç organlarımızı temizliyor ve bizi bir
disipline sokuyor, hem de batınen nefsimizi tutarak ruhumuzu temizliyorsa; tesettür de aynı
şekilde hem zahiri hem de batıni olarak bizi örtüyor. Sözün özü, tesettür zahiren her nereyi
örtüyorsa, içimizde de o yerlere mukabil gelen manevi/batıni yerlerimizi örtüyor, oradaki
ayıpları örtüyor ve gizliyor. 
 2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3 
Örtüsüz Çağ
 Günümüzde ise tesettür Allahu Tealâ’nın en çok konuşulan, tartışılan emirlerinden biri
haline gelmiştir. Sebebi ise, insanı hiç düşünmeksizin örtünmeye sevk eden iffet duygusunun
zafiyete uğramış olmasıdır. Bir refleks olarak utanma duygusuna sahip olduğu zaman, insan,
dininin yol göstermesiyle nelerden nasıl sakınacağını bilmiştir. Allah Tealâ’nın çok açık emirlerini
anlamakta zorlanmamıştır. Fakat arzuların erdeme galip olduğu zamanlarda -ki günümüz koşullarını
belirleyen durum budur- emre isyan etmek, kabul etmemek veya arzulara uygun yorumlayarak
tahrif etmek yolu seçilmiştir. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuşlardır: “Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen)
 hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse, onda siyah bir
 leke oluşur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp
ortaya çıkar: Biri cilalı mermer gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar veremez.
 Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü.
 O, hevadan (nefsani arzulardan) kendisine ne içirilmişse, onu (hak veya batıl) bilir.” (Müslim)
   Bu rivayette dikkat çekmek istediğimiz mühim bir nokta var: Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz,
fitneye bulanmış ve böylece kararmış kalbin, kendisine benimsetilmiş değerler dışında başka bir
şeyi kabul etmemesini anlatırken bir kelime kullanıyor: “İçirilmiş” 
 Bu kelimeyi, vücuda alınan bir sıvının çabucak kana karışması ve insanın hücrelerine nüfuz etmesi
olarak anlamak yanlış olmaz. Efendimiz s.a.v. bu kelimeyi kullanmakla, hevadan kaynaklanan değer
yargılarını benimseyen kalbi, bir anlamda şartlanmışlıkla tavsif etmiş olmaktadır. Böyle bir kalbin,
iyiyi kötüden, ma’rufu münkerden ayırt etmesini beklemek zordur. 
 Kalplerin safiyetini yitirmesi sonucunda da hayâsızlık yaygınlaşmıştır ve nâmahremden utanmak
yeni nesiller için anlaşılması zor, garip bir davranış kabul edilmiştir. Aksine giyinik veya çıplak
olarak kendini güzelleştirip mahrem olmayanlara göstermek, teşhir etmek, desteklenen,
rağbet edilen bir davranış olmuştur. Utanma duygusunun ortadan kalktığı bir dünya insanî
olan değerlerini kaybetmektedir. Mahremiyetine sahip çıkmayan insan saygınlığını yitirmekte,
 hayatta kalabilmek için acımasız bir şekilde bencilleşmektedir. Bu durumun ne bireye,
 ne topluma bir faydası olacak ve zulme maruz kalan dünyanın mahvına yol açacaktır. 
 Buna razı olmak, en güzel şekildeki yaratılıştan, hayvanlar gibi, hatta onlardan daha
aşağı olmaya razı olmak demektir. Fakat bu yalnızca insanın rızası olacaktır,
 Cenab-ı Mevlâ’nın değil… Müslümanın gaye edindiği rıza ise insandan değil, Allah’tandır.
 Allah’a teslim olanlar, her çağda ve her şartta yalnızca O’nun rızasına yönelecek,
 mahremiyet sınırlarına riayet ederek korunmaya, fitneden uzak durmaya imkan bulacaklardır.
   
       2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Modern Toplum ve Kadın
 Batılı toplumlar, aile kurumunu toplumun temel yapıtaşı olmaktan çıkarmış ve oluşan boşluğu
 da yuva, kreş, anaokulu gibi kurumlarla doldurmuştur. Ancak kurdukları bu model sağlıklı
sonuçlar vermemiştir. Bu toplumlarda gençlik dönemi en hassas ve en bunalımlı dönem olmuştur. 
Ardından gelen orta yaş dönemi de gençlik döneminden farkı olmayan özellikler sergiler.
 Batılı psikologlar “orta yaş bunalımı” dedikleri bir rahatsızlıkla uğraşıyorlar. 
 Ya yaşlılık dönemi? Belli bir yaşın üstündeki kişilerin artık hayattan zoraki olarak kopartıldığı,
gençlere ayak bağı olmaması için genellikle huzur evlerine hapsedildiği bu modern hayat tarzı
 için ne söylenebilir? Bütün bunlar kadının aslî/fıtrî fonksiyonundan uzaklaştırılmasının,
yani aile kurumunun işlevsiz hale dönüştürülmesinin sonucu olarak görülmelidir. 
 Bu söylediklerimize bir de bu toplumlarda evinden koparılmış kadınların yaşadığı çok
yönlü problemleri eklemeliyiz elbette. Merhametten, şefkatten, sevgi ve saygıdan eser
taşımayan modern hayat tarzının en acımasız yüzüyle tek başına karşılaşmak durumunda
bulunan kadın için, ayakta kalabilmenin iki yolu var: Ya büyük bir değişim gösterip kadınlık
fıtratını büyük ölçüde kaybecek ya da her türlü istismar ve kullanılmayı kabullenecek.
Üçüncü şık ise büyük bir bunalım… Meseleye örtünme-açılma bağlamında baktığımızda ise
 karşımıza şu manzara çıkıyor: Batılı/Batılılaşmış kadın, özgürleşmek adına üzerindeki örtüleri
öyle bir fırlatıp atmıştır ki, günlük hayatta erkeklerin bile açmadığı (hatta açmaktan utandığı)
yerlerini bile açıkta bırakmıştır. Açılmadaki bu kararlılığı sebebiyle, giyindiği zaman bile vücudunu
belli edecek elbiseleri tercihte ısrar, Batılı/Batılılaşmış kadının karakteri haline gelmiştir. 
İlginçtir ki, sonuçta bu özgürlüğün ceremesini en acı biçimde çeken de yine kadındır. 
Bu gerçeği iki çarpıcı örnekle açıklayalım:  isveç bir refah devleti. Vatandaşlarını koruyan yasaları,
 kadın hakları konusundaki öncü tavırları ile diğer Avrupa ülkeleri arasında da sivrilen bir ülke.
 Parlamentosunun ve bakanlar kurulunun yarıya yakını kadın. Kadın-erkek eşitliğini gözetmek
amacı ile kurulan özel bir daire, görevli bir hakem (ombudsman) bile var. 
Ama bu ülkede yine de yeterince korunamayan, ezilen, dövülen, öldürülen kadınlar, genç kızlar var.
 İstatistiklere göre, her 10 dakikada bir kadın fiziksel şiddet ile karşı karşıya kalıyor ve her yıl 52 kadın
 fiziksel şiddetin sebep olduğu ağır yaralanmalar sonucu hayatını kaybediyor. İsveçli kadınların
yüzde 40’ı kadınlara yönelik şiddetin kurbanı. İsveç nüfusunun yalnızca 8 milyon olduğu göz önüne alınırsa,
 kadınlara yönelik şiddetin İsveç’te büyük bir sorun olduğunu görmek hiç de zor değil. 
İsveç’te cinsel suçlar nedeniyle polise yapılan ihbarların sayısı 2001 yılında 9162. Aynı suçtan
1975 yılında 2875 ihbar yapılmıştı. Yani “modern dünya”da 25 yılda suç oranında artış yüzde 200. 
Norveç’te de durum aynı. Zengin bir ülke. Demir madenleri, petrolleri var.
Bazı petrol bölgelerini kullanmıyorlar, onları gelecek kuşaklara bırakmışlar.
Yani kimsenin iş-aş derdi yok. Sağlık sorunu yok. “Eh bu ülkede herkes mutlu ve müreffeh”
diyorsanız yanıldınız. En çok intiharlar Norveç’te. Kadınların en çok dövüldüğü ülke Norveç.
 En çok alkoliğin olduğu ülke de Norveç. Yani varlık içinde yokluk çeken Norveç’te cinsel suçlar,
 tacizler de üst düzeyde.  Neden acaba? siz bir düşünün selametle

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

  

 

CUMA NAMAZI VE ÖNEMİ

    y1p_-3chavxcoI9SkFjU_DAk8Fyg_EMw_GAMPSYS1VJc4eZOuOeCHZckyTixase9QSIKRDm0-LCOc8   burcu8njy1p_-3chavxcoI9SkFjU_DAk8Fyg_EMw_GAMPSYS1VJc4eZOuOeCHZckyTixase9QSIKRDm0-LCOc8
   Yusuf Özcan  SEMERKAND DERGİSİ
   495m98apwxdih47dt1
   Cuma, müminler için bayram günüdür. Bu günde cuma şartlarını taşıyan mükelleflere,
 cuma namazını kılmak farz-ı ayındır, herkese gereklidir. Cuma namazının farziyeti Kur’an,
 Sünnet ve icma ile sabittir ki, inkâr eden dinden çıkar.
   Peygamber Efendimiz (A.S.) tarafından ilk cuma namazı, Hicret esnasında,
 Medine-i Münevvere yakınında, Rânuna Vadisi’ndeki bir meydanda kılınmıştır.
 Hicret’ten evvel de henüz farz olmadığı halde, Mus’ab İbn Umeyr (R.A) imamlığında
 Medine’de cuma namazları kılınmıştır. Üzerine cuma namazı farz olanların,
 cuma ezanı okunduktan sonra, dünya işlerini bırakıp camiye gitmeleri vacib olur.
 Cuma ile yükümlü olan ve namaza gitmeye engel bir özrü bulunmayan kimselerin
 cumaya gitmeyerek, ezan okunup cuma namazı kılınıncaya kadar yaptıkları
işler ve alış-verişler haram olur. 
495m98apwxdih47dt1
   Cumaya gitmenin vacib oluşu, Hanefîlere göre birinci ezanla başlar.
 Diğer üç mezhebe göre ise, hatibin huzurunda okunan ikinci ezanla başlar.
Cuma günü çalışmanın, belirtilen namaz vakti dışında hiç mahzuru yoktur
   Cuma namazı, dördü ilk sünnet ikisi farz ve dördü son sünnet olarak on rekattır.
 Sünnetler, öğlenin ilk sünneti gibidir.
 Cumayı kılanlar, aynı zamanda o günkü öğle namazını kılmış sayılır.
 Cuma namazı ise öğle namazından kuvvetli bir farzdır.
 Ancak herhangi bir sebeple cuma namazı kılanamazsa, o günün öğle namazı kılınır.
 Bir de beş vakit namazı cemaatle kılmak sünnet olduğu halde,
 cumanın farzını en az üç kişilik cemaatle kılmak, cuma namazının şartlarındandır.
Cumanın farzından önce hutbe okumak da böyledir. (1)
 495m98apwxdih47dt1
Cuma Namazının Şartları
   Cuma namazının farz olma şartları şunlardır:
   1- Erkek olmak. Kadınlara cuma farz değildir.
   2- Misafir olmayıp, o yerde ikamet  ediyor olmak.
Cuma kılanan yere beş kilometreden uzak olmamak da buna dahildir.
   3- Hasta olmayıp, sıhhatli olmak.
   4- Hür ve serbest olmak. Esir ve mahpuslara cuma farz değildir.
 Cumaya gidebilecek işçi ve memurlara farzdır.
   5- Âmâ, kötürüm veya ayaksız olmamak.
   6- Cumaya gitmeye engel, mesela hastabakıcılık, ameliyat hali,
yürümeye takati olmamak, düşman korkusu gibi bir özrü bulunmamak.
   Kendilerine cuma farz olmayanlar da -meselâ kadınlar ve yolcular-
cumayı kılarlarsa, öğle namazı yerine geçer. 
495m98apwxdih47dt1
   Şunlar da cuma namazının sıhhat (geçerlilik) şartlarıdır:
   1- Cumayı öğle vaktinde kılmak.
   2- Farzından önce hutbe okumak.
   3- Cemaatle kılmak. Hanefîlere göre misafir de olsa en az üç mükellef erkeğin bulunması;
 Şafiîlere göre ise cuma namazıyla mükellef en az kırk kişinin bulunması gerekir.
   4- Cuma namazınını kıldıracak kimsenin ve kılınacak yerin, “ulû’l-emr”
 vasıflı devlet başkanlığı tarafından izinli olması.
 Bu izin, cuma imamlığı yüzünden ihtilaf ve çekişmenin olmaması içindir.
 İzinli olan, yerine başkasını geçirebilir. Cuma izni için imkan ve şartlar olmayınca,
 cemaatin rızasıyla içlerinden biri cumayı kıldırabilir.
   5- Cuma kılınan yerin, şehir veya şehir hükmünde büyükçe bir yerleşim yeri olması.
 Dağlarda-kırlarda cuma kılınmaz. Şehrin mescid, namazgâh ve meydanlarında dahi cuma
 kılınabilir.
   6- Cuma kılınan yerin herkese açık olması.
   Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheblerine göre
4., 5. ve 6. maddeler cumanın sıhhat şartlarından sayılmaz. (2)
495m98apwxdih47dt1
Zuhr-i Ahir Neden Kılınır?
   Zuhr-i ahir -veya ahir zuhur- cumanın geçerliliğiyle ilgili (şahsın kendi halleri dışındaki)
 bir şüpheden dolayı, cumadan sonra “son öğle” yerine kılınan dört rekat namazdır.
 Öğlenin sünneti veya farzı gibi kılınabilir. Cumanın şartları noksansa o günkü öğle yerine;
 şartlar tamamsa geçmiş bir öğlenin kazası veya nafile namaz yerine geçer.
 Bu namaz İslâm dünyasında asırlardır kılınagelmiştir. Sebebi şudur:

495m98apwxdih47dt1
   Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre, Hanefîlerden de -tercih dışı kalmış-
 zayıf bir görüşe göre, bir şehirde tek bir yerde cuma kılınır, cemaatin çoğalmasıyla zaruret
durumuna gelmedikçe birden fazla camide cuma kılınmaz.
Eğer birçok camide cuma kılınıyorsa şüpheyi kaldırmak için ihtiyaten “son öğle”
 namazı kılmak, çoğunluk alimlerince en azından müstehab görülmüş ve isteğe bağlı bu
 uygulama devam etmiştir.(3) Bugün ise ortada başka hususlar da vardır:
495m98apwxdih47dt1
   a) Bugün birçok ülkede resmî cuma izinleri, cuma için aranan “ulû’l-emrin izni”
yönüyle, mecazî ve sembolik olmaktan öteye geçmez.
 Buralarda izinden ziyade, cemaatin rıza ve muvafakatı muteberdir.
   b) Bugün “cuma şehri” şartlarını taşımayan küçük köylerde de cuma kılınmaktadır.
   c) Dışarıdan girmek için “herkese açık” olmayan bazı kapalı mekânlarda da cuma kılınıyor.
 (Kışla, fabrika, hastane gibi.)
   Evet, bugün cuma için yeterince uygulanamayan “izin”, “şehir” ve “umuma açık olma”
şartları, Hanefîler dışındaki üç mezhepte cumanın şartlarından sayılmaz.
Hakkında ittifak olmayan bazı ictihadların noksanlığı da, icma ve ittifakla kesin sabit olan
cumanın farziyetini müslümanlardan kaldırmaz.
 Bu durumda, diğer mezheblerin taklidi veya zaruret icabı telfikıyla da olsa,
 mümkün olan şartlarıyla cuma namazları kılınır. Ancak şüpheleri kaldırmak için
, ihtiyaten zuhr-i ahirin kılınmasında fayda vardır.
  495m98apwxdih47dt1
Cuma Hutbesi
   Cuma namazının ilk sünnetinden sonra cuma hutbesi okunur ki,
 cumanın farz olan şartlarındandır.
 Cuma kıldırmaya yetkili kişiler tarafından okunur.
 Ondan sonra da ancak cemaatle ve sesli kıraatle, cumanın iki rekat farzı kılınır.
   Hutbenin şartları da şöyledir:
   1- Cuma günü öğle vaktinde olması.
   2- Farz namazından önce okunması.
   3- Hutbe niyetiyle okunması.
   4- Cemaat huzurunda okunması. Hutbe esnasında mükellef erkeklerden en az
 bir kişinin bulunması şarttır.
   5- Hutbe ve namaz arası uzunca başka bir şeyle kesilmemelidir.
495m98apwxdih47dt1
   Şafiîlere göre bunlara ilaveten diğer şartlar da şunlardır:
   a) Hutbenin bütün rükünlerinin Arapça olması.
   b) Ayakta okunması.
   c) Hutbe arası kısa oturma.
   d) Abdestli ve avret yerleri örtülü halde okunması.
   e) Cuma cemaatinden kırk kişinin bütün rükünleriyle hutbeyi işitmesi.
   Hutbenin rüknü, yani farz olan temel unsuru, Hanefî mezhebine göre, en azından Allah’ı
zikir ve hamdden ibarettir. Mesela hutbe kasdiyle elhamdülillah, sübhanallah gibi tesbihatın
 okunması yeterli sayılır. Fakat bu kadar kısaltmak mekruhtur, salâvatlarıyla ve
 diğerleriyle belli miktarda olmalıdır.
495m98apwxdih47dt1
   Şafiîlerde hutbenin rükünleri: Hamd, salât, vasiyyet, ayet ve dua olmak üzere beştir.
 İlk üçü her iki hutbede şarttır. Cuma kıldıran hatipler, bu hususlara dikkat etmelidir. (4)
   Cuma hutbelerinin kısa tutulması (on dakika kadar) iyi olur. Hutbede İslâm adabıyla ilgisiz,
 lüzumsuz sözlerden sakınmalıdır. Duruma göre, hutbenin yalnız Arapça metniyle yetinme
olabilir. Türkçe öğüt kısmı da, İslâmî esasları açıklayıcı üslupta olmalıdır.
Hutbe sırasında cemaatin konuşması caiz değildir.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online       

 
 

ABDEST DUALARI

 
513063n307jzohbngul 513063n307jzohbn
                                                               

Abdest duaları, bizzat Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
Efendimiz’den rivayet edilmiş olmasa da, selef-i salihînin bazen ilavelerde
 bulunarak bazen de biraz kısaltarak, zaman zaman daha farklı ifadelerle
 seslendirdikleri dualardır ve asıl itibarıyla yine Sevgili Peygamberimizin
mübarek sözlerine gidip dayanırlar. Hak dostlarının dilinden dökülen ve
 onların engin mülahazalarının seslendirilmesinden ibaret olan bu içli niyazlar,
 okuyan kimseleri çok farklı iklimlere çeker götürür, gönüllerini
 en samimi hislerle doldurur ve içlerini ibadet aşk u şevkiyle donatırlar.
 Namaz yolcuları, elden geldiğince bu duaları okumaya özen göstermeli
ya da hiç olmazsa onların ihtiva ettiği manaları zihinlerinden
geçirip o yüce duygularla Cenâb-ı Hakk’a yönelmelidirler.
1. Abdeste Başlarken:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِبِسْمِ
 
اللهِ الْعَظِيمِ وَالْحَمْدُ لِلّهِ عَلَى دِياْلإِسْلاَمِ

"Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm, Bismillâhi’r-rahmani’r-rahîm,

 Bismillâhilazîm ve’l-hamdülillâhi alâ dini’l-İslâm"

"Dergâh-ı İlâhi’den kovulmuş ve sonsuz rahmetten nasipsiz kalmış şeytandan

 Allah’a sığınırım; engin rahmet sahibi ve yegâne merhametli

 Rahman ü Rahîm’in adıyla başlarım; Yüce Allah’ın ismini anarak

 başlarken beni İslâm dini ve akidesi üzere yarattığı için O’na hamd ederim."  


2. Besmeleden Sonra Suya Temas Ederken:

اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي جَعَلَ الْمَاءَ طَهُوراً وَجَعَلَ اْلإِسْلاَمَ نُورًا

"Elhamdülillâhillezi ceale’l-mâe tahûren ve ceale’l-İslâme nûran"

"Sonsuz hamd ü senâ olsun Allah’a ki, İslam’ı bizim için bir ışık

kaynağı ve suyu maddî kirlerimizden arındıran tertemiz bir nezafet vesilesi kıldı."
  
3. Mazmaza (ağıza su verme) Anında:

اَللّهُمَّ أَعِنِّي عَلَى تِلاَوَةِ الْقُرْأنِ وَذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ
عِبَادَتِكَاَللّهُمَّ اسْقِنِي مِنْ حَوْضِ نَبِيِّكَ كَأْساً لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهُ أَبَداً
"Allâhümme eı’nnî alâ tilâveti’l-Kur’âni ve zikrike ve şükrike ve hüsn-i ibâdetike.
 Allahümme’skınî min havdi Nebiyyike ke’sen lâ azmeu ba’dehü ebeden."
"Allah’ım, Kur’ân-ı Kerimi okuma, Seni her zaman gönülden anma,

 Sana layıkıyla hamd ü senâda bulunma ve en güzel şekilde kulluk

yapma hususlarında yardımını istirham ederim.

 Allahım, bana Rasûl-ü Ekrem’in havzından kana kana içmek nasip eyle;

 öyle içeyim ki bir daha da ebediyyen susamayayım." 

 


4. İstinşak (buruna su verme) Sırasında:

اَللّهُمَّ أَرِحْنِي رَائِحَةَ الْجَنَّةِ وَارْزُقْنِي مِنْ نَعِيمِهَا وَلاَ تُرِحْنِي رَائِحَةَ النَّارِ

"Allâhümme erihnî râihate’l Cenneti verzuknî min naîmihâ

velâturihnî râihate’n-nâri."
"Allahım, burada ruhuma ötelerin esintisini duyur, ahirette de Cennetin
 hoş rayihasını koklat, onun nimetlerinden beni de rızıklandır;
 Cehennemin mülevves kokusunu duyurmakla azap etme."
5. Yüzü Yıkarken:

اَللّهُمَّ بَيِّضْ وَجْهِي بِنُورِكَ يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهُ أَوْلِيَائِكَ وَتَسْوَدُّ وُجُوهُ أَعْدَائِكَ

"Allâhümme beyyid vechî binûrike yevme tebyaddu vücûhu

evliyâike ve tesveddü vücûhu e’dâike."

"Allah’ım, dostlarının yüzlerini ağartıp nurlandırdığın, hasımlarının

çehrelerinin ise kapkara olduğu gün yüzümü ağart, beni de nurlandır."

  

6. Sağ Elden Dirseğe Kadar Yıkarken:

اَللّهُمَّ أَعْطِِنِي كِتَابِي بِيَمِينِي وَحَاسِبْنِي حِسَابًا يَسِيرًا

"Allâhümme a’tınî kitâbî biyemînî ve hâsibnî hisâben yesîran."
"Allahım, hayatımın hesabını soracağın gün muhasebemi kolaylaştır

 ve amel defterimi sağ elime ver."  
7. Sol Elden Dirseğe Kadar Yıkarken:

اَللّهُمَّ لاَ تُعْطِنِي كِتَابِي بِشِمَالِي وَلاَ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي وَلاَ تُحَاسِبْنِي حِسَابًا شَدِيدًا

"Allâhümme lâtu’tinî kitâbî bişimâlî velâ min verâi zahrî

velâtühâsibnî hisâben şedîden."

"Allahım amel defterimi sol elimden ya da arkamdan verme;

 verme ki, koskoca bir ömrü heder etmiş talihsizler arasında yer almış
 olmayayım; beni altından kalkamayacağım şekilde sorgu suale
çekerek mahcup eyleme!"
  
8. Başı Meshetme Esnasında:

اَللّهُمَّ حَرِّمْ شَعْرِي وَبَشَرِي عَلَى النَّارِ وَأَظِلَّنِي تَحْتَ ظِلِّ عَرْشِكَ يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلاَّ ظِلُّ عَرْشِكَ

"Allâhümme harrim şa’rî ve beşerî ale’n-nâri ve ezıllinî tahte zılli

arşike yevme lâzılle illâ zıllu arşike.""Allahım, saçımı ve cildimi ateşten koru;

 Senin arşının gölgesinden başka sığınılacak bir yer bulunmayan

 mahşer gününde beni de arşının himayesine al."  
9. Kulakları Yıkarken:

اَللّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ

"Allâhümmec’alnî minellezîne yestemîune’l-kavle

feyettebiûne ahseneh.""Allahım, beni faydalı sözleri dinleyip onların

en güzeline uyanlardan eyle."


10. Boyuna Mesh Etme Sırasında:

اَللّهُمَّ أَعْطِقْ رَقَبَتِي مِنَ النَّارِ وَاحْفَظْنِي مِنَ السَّلاَسِلِ وَاْلأَغْلاَلِ

"Allâhümme a’tik rakabetî mine’n-nâri vehfaznî mine’s-selâsili

 ve’l-eğlâl.""Allahım, beni Cehennem ateşinden azad eyle; boynumu

ateş zincirlerinden, ayaklarımı kızgın bukağılardan koru."
11. Sağ Ayağı Yıkarken:

اَللّهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَيَّ عَلَى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ فِيهِ اْلأَقْدَامُ

"Allâhümme sebbit kademeyye ales’sırâtı yevme tezillü fîhi’l-akdâm."

"Allahım, ayakların kaydığı o gün Sırat köprüsünde ayaklarımı

 kaydırma ve beni Cennete yürürken yolda kalanlardan kılma." 


12. Sol Ayağı Yıkarken:

اَللّهُمَّ اجْعَلْ لِي سَعْيًا مَشْكُورًا وَذَنْبًا مَغْفُورًا وَعَمَلاً مَقْبُولاً وَتِجَارَةً لَنْ تَبُورَ

"Allâhümmec’allî sa’yen meşkûran ve zenben mağfûran ve

amelen makbûlen ve ticâraten len tebûr."
"Allahım, sa’y ü gayretimi bol bol ihsanlarla mükafatlandır;

 günahlarımı mağfur eyle, beni bağışla; amellerimi makbul kıl,

 bana kârlı bir ticaret lütuf buyur ve hiç zarar ettirme."  

 


13. Abdest Tamamlanınca:

اَللّهُمَ اجْعَلْنِي مِنَ التَّوَّابِينَ وَاجْعَلْنِي مِنَ الْمُتَطَهِّرِينَ وَاجْعَلْنِي مِنْ عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

"Allâhümmec’alnî mine’t-tevvâbîne vec’alnî mine’l-mütetahhirîne

 vec’alnî min ıbâdike’s-sâlihîn."
"Allahım, beni, sürekli tevbe eden, temizliği tabiatının bir yanı haline

getirip günahlarından arınan ve hep hayırlı işler peşinde koşturan

salih kullarından eyle."
14. En Sonunda Kıbleye Dönerek:

أَشْهَدُ أَنْ لآ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

"Eşhedü en lâilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasûlühu."
"Şehadet ederim ki, Allah yegâne ilahtır, hakiki ma’bud O’dur; yine şehadet ederim ki, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) O’nun kulu ve rasûlüdür."

 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

S.YAKUP EROL (TEMIZLIK)

gül gül gül gül

Bizi yaratan Allah’ a hamd, rasulüne salat ve selam olsun.
Ümmeti Muhammedi bu çileli dünyanin pis ve kötü kokularindan arindirip Rahman ve rahim olan Allah’a
gülkokulu yollardan götüren Gavsi Sani Hazretlerinden(k.s)’ den Allah razi olsun.
Bu ayki konumuz temizlik.
Temizlik her müslümanin uymasi gereken, islamin 5 sartindan biri olmasada, yasam hayatimizda çok önemli
yere sahip olan mühim bir konudur..
Yüce dinimiz islam, temizlige çok büyük önem vermekte ve "Temizlik Imandandir" sözü ile tasdik etmektedir.
Müslümanlik, temizlige büyük bir önem vermistir. Taharet olarak din kitaplarina yerlesmis olan bu önemli fiil
maddi ve manevi kirlerden arinmak demektir.
gülgülgülgül
Toplumda alisageldik ve güncel bir konu olmasada dinimizde çok önemli paya sahiptir. Ki bir kisim ibadetlerin
sartidir misal; abdest alirken, tövbe alirken…
Temizlik adeta islamin çok küçük ama çok önemli bir anahtaridir
Bir hadisi serifte peygamber efendimiz " Namazin anahtari, Temizliktir.." buyurarak temizligin önemini vurgulamistir
Temizlik bulunmadikça bu ibadetler yerine getirilemez.Ibadetleri yerine getiremeyincede kul Yüce Allah’in
manevî huzuruna giremez. Hal böyle olunca kisi mutlu olamaz ve hayattan zevk ahirette ise huzuru bulamaz.
Kur’an-i Kerim’de: "Orada tertemiz olmak isteyen kimseler vardir. Allah da tertemiz olanlari sever" hükmü beyan buyurulmustur.
Yine Kur’an-i Kerimin Fatir Suresinin 5.Ayetinde "Ey insanlar! Allah’in vâdi gerçektir, sakin dünya hayati sizi aldatmasin
ve o aldatici (seytan) da Allah hakkinda sizi kandirmasin!" buyuran yüce rabbimiz. Insanoglunun en büyük düsmani olan
seytanin aldatmacalarina karsi daha dikkatli olmamizi emretmistir.
Temizlik haktan, pislik seytandandir.
gülgülgülgül
1400 sene evvelden Peygamberimiz (sav) bizlere Taharet almamizi, abdest almamizi, gusul etmemizi,
Misvak ile dislerimizi temizlememizi, güzel kokular sürmemizi bizlere emretmistir.
Gayri müslim ülkeler ise daha henüz yeni yeni temizlige alisiyorlar.
Daha bundan 100 sene önce Avrupada evlerin içerisinde tuvalet ve banyo bulunmuyordu. Ancak sabahlari ellerini ve
yüzlerini yikiyorlardi, aydan aya vucutlarini bir islak bez ile siliyorlardi.
Paris’de zenginler kendi vucut kokularini bastirmak için Parfüm kullaniyorlardi.
Bizler sansliyiz neden sansliyiz çünkü kendi öz kültürümüz pis kalmamiza müsade etmiyordu.
Allahu teala kullarina o kadar rahmetli ki kullarini kendi yagdirdigi su ile yikiyor.

gülgülgülgül
"Allah, üzerinize gökten yagmur indiriyor; onunla sizi pisliklerden temizlesin, diye…" (el-Enfâl, 11).
Bir müslüman eger gerçekten ben müslümanim ve müslüman olarak yasayacagim diyorsa. Abdestli ve temiz gezmelidir.
Dinin diregi olan namaz temizlik olmadan olmaz, zaten namaz kalan asla pis olmaz. Düsünün namaz kilan
günde en az 4 kez abdest alsa zaten temizlenir. Hem zahiri hem batini.
Islamda temizlik hayatimizda o kadar çok önemli bir yere sahiptir ki. Allahu tealanin emirleri bizzat temizlige
isarettir.
Misal gusül alirken bedeni tamamen yikamak zorundayiz. Abdest alirken yüzümüzü, kollarimizi, ayaklarimizi, basimizi,
ayagimizi yikamak zorundayiz bunlardan biri eksik olsa aldigimiz abdest sahih olmaz böylelikle ibadetlerimiz olmaz.
Ibadetsiz gönülde ne kadar temiz olsa allah katinda zerre-i miskal temiz dereceye sahip olmaz.

gülgülgülgül
Temizlik hadis-i seriflerde, ayetlerde defalarca zikredilmis ve bu konu üstüne yüzlerce eser yazilmis olmasina ragmen
toplum olarak gerçek amaça yönelik yapilmiyor. Insan ne kadar temiz olursa olsun eger bir insan abdest almiyorsa
eger bir insan namaz kilmiyorsa, eger bir insan allah için oturup sure okumuyorsa o insanin temizligi kime fayda verir.
Temiz olalim ki, manevi koku zahiri kokuyu sarsin. Insanlar dis kokuya önem verir hale geldi.
Oysaki her güzel kokan temiz degildir. Çünkü o günümüzde o kadar çok temiz niyetle pis kokular süren var ki
zehiri gül ile süsleyip kullaniyorlar. Zahiri temiz olalim derken maneviyatlarini kirletiyorlar.
Rasullah efendimizin hadislerde isaret ettigi güzel kokulardan maksat has kokulardir, gerçek kokulardir.
Içine alkol vb. haram maddeleri karistirarak süslü zehirler degildir.
gülgülgülgül
Temiz olun, ümmette pis kokmayin. Eger bir insana islami bir mevzuyu anlatmak istiyorsaniz ilk önce maneviyatinizin
temiz olmasi lazim. Çünkü insanlar manevi kokuya gelir.
Insan disini temizlemekle yetinmemeli yukardada bahsettigim gibi içinide temiz tutmali.
Çünkü "TEMIZLIK IMANDANDIR".
Müslüman, kalbini kötü duygu ve düsüncelerden, bedenini ve çevresini de temiz olmayan seylerden arindiran kisidir.
Yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:
"Süphesiz ki Allah, çokca tevbe edenleri ve iyice temizlenenleri sever."
Ve unutmayalim ki Rasulallah (s.a.v) efendimiz bir hadis-i serifinde söyle buyurmustur :
"Müslümanlik temizdir, kirsizdir. Siz de temiz olun, temizlenin, Zira cennete temizler girer."

Allah sizden razi olsun. Gelecek ayki sohbetimizde görüsmek üzere.
S.Yakup Erol
Kaynak Belirtmeden Yayınlamak Yasaktır.kaynak kasrı arıfan 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN
          who's online      

Etiket Bulutu